Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
Marksizm-Leninizm Bir Dogma Değil,
Eylem Kılavuzudur-III



Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
kurcep@gmx.net
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Marksizm-Leninizm Bir Dogma Değil, Eylem Kılavuzudur-III (1.155 KB)




BEŞİNCİ BÖLÜM
TARİHSEL GELİŞİM




      Tarihsel gelişim, doğrudan ülkemiz koşulları ve ilişkileri içinde, genel olarak silahlı devrimci hareketin, özel olarak bu harekete damgasını vuran THKP-C'yi ifade etmektedir. Bugün istisnasız tüm revizyonist ve oportünist fraksiyonlar, gerek kendi "teorik" tesbitlerini kanıtlamak, gerekse Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin "yanlış"lığını sergilemek amacıyla, tarihsel gelişim üzerine "eleştiri ve özeleştiri" düzmektedirler.
      Genel olarak silahlı devrimci hareketi, özel olarak THKP-C'yi tarihsel bir gelişim içerisinde alınması hangi amaçlarla olursa olsun, bazı kurallara uymak zorundadır. Bunların başında (isterse adına "eleştiri" denilsin, isterse "özeleştiri"), tarihsel gelişimin incelenmesinin salt sonuçların ifade edilmesi olamayacağı gelir. Tarihsel gelişimin incelenmesinde en önemli nokta, sonuçları yaratan nedenlerin tesbitidir. Ancak bu şekilde yapılan bir inceleme ya da eleştiri, pratiğin daha doğru yürütülmesine olanak tanır.       "... Marksist felsefei materyalizm, dünyayı ve onun yasalarını tümüyle bilinebilir, deney ve pratikle doğrulanabilir, doğa yasaları konusundaki bilgilerimizin nesnel gerçeğin tutarlılığını taşıyan bilgiler olduğunu kabul eder. Ve, dünya da bilinmeyecek hiç bir şey yoktur, sadece henüz bilmediğimiz, ama bilim ve pratiğin çabalarıyla açıklanacak ve bilinir hale sokacak şeyler vardır." [396]       Bu ise, teorinin, ideolojinin ya da siyasi çizginin formüle edilmesi ve yetkinleşmesini sağlar.       "Dünyanın irdelenmesinin genel sonuçları, bu irdeleme sonucunda çıkar; öyleyse onlar ilkeler, çıkış noktaları değil, ama sonuçlar, vargılardırlar. Onları kendi kafasında kurmak, temel olarak onlardan yola çıkmak ve sonrada dünyayı kendi kafasında yeniden kurmak için onlardan yararlanmak, ideolojidir. Bu, ve şimdiye kadar her türlü materyalizmin sıkıntısını çektiği ideoloji." [397] [94*]       Yani "ilkeler, araştırmanın çıkış noktası değil, sonucudur; doğaya ve insanların tarihine uygulanamazlar, bunlardan soyutlanırlar; doğa ve insan dünyası ilkelere uymaz, ilkeler ancak doğa ve tarihe uydukları ölçüde doğrudur. Sorunun tek materyalist anlayışı budur." [398] (abç) Ancak dünyanın incelenmesi (diyalektik yöntemle) sonucu oluşan ilkeler değişmez değildir, doğa ve toplumsal koşulların değişimine bağlı olarak değişirler. Bu ya tümden ilkelerin geçersizliği şeklinde bir değişimdir, ya da ilkelerin gelişmesi, derinleşmesi anlamında bir değişimdir.
      Marksizm-Leninizm, doğa ve toplumsal olguların incelenmesi sonucu ortaya çıkmış ve bu doğa ve toplumsal gelişimi biçimlendirmeye yönelik ilkeler bütünüdür. Ancak her ilke veya ilkeler bütünü gibi, değişmez değildir.
      Marksizm-Leninizm hayatın yeni gerçekleri karşısında gelişen ve kendini aşan bir doktrindir. Ancak bir teori, bu şekilde eylem kılavuzu olma varlığını sürdürebilir.
      Diyalektik ve tarihi materyalizmin bu özelliklerini hesaba katmadan yapılacak bir "eleştiri" her bakımdan eleştiri olmaktan çıkar. Bugün tüm revizyonist ve oportünist fraksiyonların 71 silahlı devrimci harekete bakış açısı, bu sakatlığın tipik örnekleridir. Hiçbir şey getirmeden ve de şöylemeden 71 silahlı devrimci harekete, özel olarak THKP-C'ye sahip çıktıklarını ima eden DG-Y oportünizminin, bu konudaki görüşlerini ele aldığımızda görülecektir ki, bu sakat anlayış her şeyi baş aşağı çevirmeyi zorunlu kılmaktadır.
      İşte 1971 silahlı devrimci hareket ve THKP-C'nin tarihsel gelişimini, belirtiğimiz Marksist-Lenininst ilkelerin ışığı altında ele alacağız. Ancak, revizyonizmin ve opotünizmin başaşağı getirdiği tarihsel bilgileri de ele almak zorunlu olmuştur.
      1971 silahlı devrimci hareketi ve THKP-C'yi ele alırken, en temel nokta, bunların gelişim sürecini açık ve net biçimde bilmektir. Soyut gerçek diye birşey yoktur, gerçek her zaman ve her yerde somuttur ve somut sorunlar kendi somutluğu içinde ele alınmalıdır.
      Bugün 71 silahlı devrimci hareketi ve THKP-C ele alınırken tüm oportünist yaklaşımlar, kendisine aradan geçen 8 yılı (Dev-Genç için 13 yıl) dayanak yapmaları şaşırtıcı değildir. Onlar uygun "fırsatları" yakalayarak (oportünizm, fırsatçılık demektir) ortalığa çıktıkları için, bu çok doğal bir şeydir. İnsan düşüncesi unutma eğilimindedir, ancak tarih hiçbir zaman unutulmaz. 71 silahlı devrimci harekete ve THKP-C'ye bir "eleştiri" ya da "değerlendirme" getirebilmek için önce onun somutu ortaya konulmalıdır.
      1978 yılında, ülkemizdeki devrimci kesim, şu ya da bu ölçüde dışında olduğu ve hemen hemen 71 döneminde oligarşinin karşı-propagandası ile kitlelere duyurdukları dışında hiçbir şeyin bilinmediği bir oluşuma sahiptir. 71 öncesi ve sonrası ne olmuştur, ne yapılmıştır, neler ileri sürülmüştür vb. sorular pek az kesim tarafından bilinmektedir. İşte bu, oportünizm için en uygun fırsatı yaratmaktır. Zaten "71 eleştirisi" ya da "71 değerlendirmesi" tartışmalarına bakılacak olursa, her şey bu "bilenler" arasındaki polemik (denebilirse) olarak kalmaktadır. Böyle olunca devrimci unsurlar bu polemiklere (!) bakarak, kimin daha "iyi küfür" ettiğine göre bir yargıya varmaya çalışmaktadırlar. [95*] Nedir bu "71 hareketi"? Ne olmuştur? [96*]



I.
1960-71 DÖNEMİ


      "Bilindiği gibi Türkiye Solu'nda uzun yıllar revizyonizm, pratiğe ışık tutmayan entellektüel tahlilleri, kuyrukçu çalışma tarzı ve iğrenç ilişkileri ile etkin ve yönlendirici unsur olmuştur.
      1961 Anayasası'nın oluşturduğu sınırlı demokratik haklar, bu akıma hiçbir tarihsel dönemde olmayan maddi bir ortam yaratmıştır.
      Devrimci hareket, devrimci-milliyetçi bir rotanın peşine takılarak, onun himayesinde entellektüel planda yıllar önce sosyalizmin ustaları tarafından yazılmış, çizilmiş ve her biri, belli bir devrimci pratiğin ürünü olan siyasi tahliller, yerli 'teorisyenler' tarafından adaptasyonlarla, teori yeniden keşfedildi (!). Yıllar ülkedeki devrimci mücadeleye ilişkin -nereden ve nasıl başlanmalıdır?' sorusuna açıklık getirecek somuta ilişkin hiçbir şey yazılmadan geçti. Kitap ve broşür çıkarma (ticaretle karışık) başlı başına bir eylem haline geldi.
      Yetişen genç devrimci kuşaklar da bu ortamda, bu ortamın ilişkileri içinde sosyalist gıdalarını aldılar.
      Ülkede belki hiçbir sömürge ülkede olmayan çok enteresan bir durum ortaya çıktı. Korkunç bir seviyede (!) (aslında yıllar önce ustalarca yapılmış olan) teorik polemikler, ideolojik spekülasyonlar solu kırıp geçirirken, pratik ise üç-beş üniversitelinin, küçük-burjuva anlamda yaptığı gençlik eylemleri olarak kalıyordu.
      Revizyonist anlayışla, Amerikalar yeniden keşfediliyor, üç aşağı-beş yukarı, belli bir seviyede olan herkesin kabaca doğru olarak değerlendirebileceği, ülkenin tarihsel şartlarının içine 'lider teorisyen kadrolar' balıklama dalıyorlar. Kademe kademe önce, Osmanlı İmparatorluğu'nda Asya tipi üretim tarzı mı yoksa feodal üretim tarzı mı egemendi, arkasından da 1960'ların Türkiye'sinde feodalizm mi yoksa, kapitalist ilişkiler mi egemendir, yoksa var olan üretim ilişkileri kapitalize ilişkiler midir? tartışmaları solu kaplıyordu.
      Feodalizm egemendir, kapitalizm egemendir tefrikalarının yayınlandığı dergiler etrafında fraksiyonlar savaşı en şiddeti ile yıllar boyu sürdü. Revizyonizm, oportünizm suçlamaları ortalığı kırıp geçirdi. Her çıkan dergi, birer 'ciddi' hareketin temsilcisi iddiası içinde sosyalist blok içindeki şu veya bu devlete karşı politik tavırlarından, Osman Gazi'den itibaren üretim ilişkilerinin gelişme sürecine ilişkin görüşlerini, ilk sayılarında 80-100 (hızını alamayan daha da fazla) sayfalık broşürlerle ortaya koyuyorlardı. (Aslında hepsinin değerlendirmesi de, terminoloji ve nüans farkları hariç, öz bakımından üç aşağı beş yukarı aynıydı.)
      Genellikle soldaki samimi unsurlar da, bu havaya göre şartlanmışlardı. Sürekli olarak herkes, hergün dergilerde ve her yeni ayrılıkta yeni bir Amerika'nın keşfini bekliyordu. Oysa, dünyanın hiçbir ülkesinde devrim hareketi, önce teorik planda binlerce sayfalık yazıları yazıp, sonra da pratiğe geçmemişti. Ulemaların yazıları arasında artık samimi unsurlar ne yapacaklarını şaşırmışlardı.
[97*]
      İşte biz bu hava içinde, biraz da bu havanın etkisinde kalarak doğru çizgiyi, ayaklarımız bu bataklıkta olduğu için ağır ağır yürüyerek bulduk. Aynı yavaşlıkla da pratiğe geçtik." [399] (abç)
      Mahir Çayan yoldaşın bu sözleri, 1960-70 dönemini çok özlü olarak ifade etmektedir.
      Bu dönemde, solun, teorik ve pratik olarak durumu, hiç şüphesiz kitle hareketlerinin kendiliğinden-gelme yükselişinin gerisinde kalmayı getirmiştir. 60-71 döneminde, 61 Anayasası'nın sınırlı demokratik hak ve özgürlüklerinin getirdiği en önemli nokta, ekonomik-demokratik mücadelenin örgütlenmesi ve Marksist-Leninist klâsiklerin yayınlanıp, tartışılması olmuştur.
      60-71 döneminin pratiği, kaçınılmaz olarak bu dönemin özelliklerine göre biçimlenmek zorundaydı. Her şeyden önce bu dönemin, doğru bir siyasi örgütün ve doğru siyasi çizginin olmadığı ve oluşturulması dönemi olması, kitle hareketlerinin kendiliğinden-gelme özelliğinden kurtulmasına olanak tanımamıştır. İkinci olarak, doğru bir siyasi çizgi formüle edilmediğinden, siyasi bir örgüt, yani proletarya partisi mevcut değildir.
      Bu da, kaçınılmaz olarak, ekonomik ve demokratik kitle örgütlerine özgül bir görünüm kazandırmıştır. Özellikle Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun (FKF) kuruluş ve gelişim süreci ile bu özgül durum açığa çıkar.
      FKF ilk dönemde, TİP paralelinde oluşturulmuş olan gençlik örgütü idi. Ancak aradan geçen süre içinde TİP yöneticilerinin (Aybar-Boran-Aren oportünistleri) açıkça revizyonizmi savunmaları (Boran-Aren) ve Marksizm-Leninizme karşı çıkmaları (Aybar ve "Türkiye Sosyalizmi") TİP içinde ayrışmaya yol açtı. MDD-Sosyalist Devrim ayrışması olarak ortaya çıkan bu durumda, MDD'yi savunanlar FKF'yi elde tutarken, TİP, Sosyalist Devrim savunucularında kaldı.
      Türkiye solunun ilk önemli ayrışmasını ifade eden bu olayda, TİP yönetiminin Türkiye'de burjuva demokratik devriminin tamamlandığı (27 Mayısla) ve görevin sosyalist devrim olduğunu iddia etmelerinin yanlışlığını göstermek ve MDD'yi savunmak birlikte yürütülmüştür. (Bu da solda MDD'nin TİP pasifizmine "tepki olarak ortaya çıktığı" düşüncesinin savunulmasına yol açmıştır.)
      1969 yılına girildiğinde "Türk Solu" ve "Aydınlık Sosyalist Dergi" etrafında MDD açılmaya ve geniş ölçüde tartışılmaya başlandı. Bu arada FKF, "Bağımsız Türkiye" gazetesini çıkartmaya başlamıştı.
      16-17 Şubat Kanlı Pazar olayı, Türkiye'de ve solda geniş bir dinamizm ortaya çıkardı. Ve artık gerçekten devrim için savaşmaya kararlı olan (ya da olduğunu söyleyen) herkes "ne yapmalı?" sorusunu tartışmaya başlamıştır. 1969 sonlarına doğru FKF, TDGF (kısa olarak DEV-GENÇ) adını alarak, bünyesindeki bir kısım oportünist ve pasifist grupları yönetimden tasfiye etti. (Bunlar içinde FKF başkanlığı yapan Doğu Perinçek ve tüm PDA'cılar vardır.) Artık Dev-Genç, gerçek anlamda MDD'yi savunanların yönetiminde kitlevi gençlik örgütü haline gelmişti.
      Bu yıl, aynı zamanda, THKP-C ve THKO'nun (ayrı ayrı) çekirdek halinde oluşum dönemidir. 1969 yılında, özel olarak öğrenci hareketi içinde belirli bir kadrolaşmaya gidilmesi yanında, diğer halk kesimlerinde (özellikle ordu içinde) Dev-Genç ve MDD olarak örgütlenmeye başlanılmıştı (daha sonra THKP-C içinde yer alan asker kesimi bu yıla dayanır). Bu dönemde, İstanbul'da Dev-Genç'ten ayrı örgütlenmiş olan DÖB parelelindeki faaliyet, daha sonra THKO haline dönüşmüştür.
      1970 yılına girildiğinde, genel olarak solda TİP-Dr. Kıvılcımlı'nın temsil ettiği sağ-pasifizm ile MDD çizgisi kesin olarak birbirinden ayrılmıştı. Ve aynı zamanda MDD'yi savunanlar arasında farklılaşma başlamıştı. İlk olarak Doğu Perinçek'in başı çektiği "campus Maoist"leri MDD saflarından ayrıldılar. Daha sonra "Proleter Devrimci" (!) Aydınlık dergisi etrafında kümelenen bu kesim, sağ-pasifizmin bir başka yönünü oluşturuyordu.
      1970 yılında hemen hemen herkes (TİP'li hainler hariç) gerilla savaşı-halk savaşından bahsetmekteydi. Ve herkes bunun nasıl başlatılacağını tartışıyordu. Bu yıl içinde ilk olarak (daha sonra THKO olanlar) Filistin'e eğitime gidilmesi bu soruya aranan cevaplar arasında yer alır. Ancak eğitim dönüşü büyük bölüm yakalanmıştır. (Yusuf Aslan-Kadir Manga-Sinan Cemgil) Bu olay, solun tecrübesizliğini ve ilkelliğini açığa çıkarır.
      1970 yılında ilk büyük olay 15-16 Haziran olayıdır. 274-275 sayılı yasalarda yapılması planlanan ve işçilerin sendika seçme özgürlüğünü kısıtlayıcı tedbirler getiren değişikliği protesto etmek için İstanbul ve İzmit'te büyük bir yürüyüş düzenlendi. Pek çok yerde işçiler polis ve askerlerle çatıştılar. Ancak 16 Haziran günü sıkıyönetim ilan edildi.
      Bu olay, solda geniş ölçüde ve önemli değişikliğe yol açtı. Gelişen olaylar karşısında solun hiç bir şey yapamaması ve revizyonizm ve pasifizmin "aman uslu durun faşizm gelir" anlayışları ve de sosyalist kurultay, Dev-Güç vb. birlik hikayeleri arasında zaman akıp geçiyordu. Sıkıyönetim ile ilgili yazıların yer aldığı "Kurtuluş" gazetesinin yayınlanması ve Dev-Genç tarafından dağıtımının engellenmesi ile Mihri Belli ile olan ayrılık belirginleşti. Mihri Belli, "Kurtuluş"ta, "sol" cunta önerileri ile sıkıyönetime alkış tutarak diğer revizyonist ve pasifistlerden farklı olmadığını gösterdi. Ve sonuçta 29-30 Ekim Toplantısı'na gelindi.
      29-30 Ekim Toplantısı'na Mihri Belli ile beraber MDD'yi savunan Mahir Çayan yoldaş ve diğer THKP-C üyeleri katıldılar; bu toplantıyla birlikte Mihri Belli ile olan tüm ilişkilerini kestiler. Ve artık gerçek anlamda THKP-C ortaya çıkmıştı. O güne kadar, çesitli çalışmaların Mihri Belli ile yapılmış olması, hiç bir örgütlenmenin ve kadrolaşmanın olmadığı anlamına gelmez. O güne dek, Dev-Genç içinden, ordudan ve çeşitli halk kesimlerinden pek çok unsurla ilişkiler kurulmuş ve belirli çalışmaya (genellikle Dev-Genç paralelinde) yöneltilmiştir. Ancak Mihri Belli'nin oportünist-kariyerist tavırları, revizyonist devrim anlayışı-çalışma tarzı-örgütlenme anlayışı düzeltilememiş ve 29-30 Ekim toplantısında herşey açıkça ortaya konulmuştur. Ancak Mihri Belli bu toplantıya kadar, çeşitli eleştirileri kabul ettiğini ve sağ-pasifist anlayışını değiştirdiğini ima etmesine rağmen, bu toplantıda sağ anlayışının "doğru" olduğunu ve "gelen gelir" anlayışını ifade etmiştir. Ve "ASD'deki sağcı ideolojiyi tartışma ile bertaraf etmenin ortamı olmadığnı ve de iki ideolojinin ortalarının bulunamıyacağına göre ayrılık zorunlu olmuştur." [400] [98*]
      29-30 Ekim Toplantısı ile Mihri Belli kesimi ile tüm bağların kesilmesi ile THKP-C siyasi bir örgüt olarak ortaya çıktı. Bunun üzerinde biraz duralım:
      Kimilerine göre, "ASD'den ayrıldıkta sonra" "THKP-C Hareketi oluşmuştur". [401] Bu, olayları başaşağıya çevirmeden öte, THKP-C'nin niteliğini ortadan kaldıran bir anlayıştır. 29-30 Ekim Toplantısı sonrası ortaya çıkan, "oluşan", THKP-C "Hareket"i değil, bizzat THKP-C'dir, yani örgüttür. "Hareket" belirli bir süreci ifade etmekten öte, merkezi olmayan bir mücadeleyi tanımlar. Örgüt kavramı ise (sözcüğün geniş ve dar anlamı ile) kollektif, merkezi ve tutarlı bir bütünü ifade eder. THKP-C'yi örgüt omaktan çıkarıp, şekilsiz ve disiplinsiz bir "Hareket"e indirgemek, herşeyden önce onun siyasi niteleğini kabul etmemek demektir.       "Hayat, devrimci pratiğin içindeki işçi, köylü, öğrenci militanları bir araya getirdi. Böylece Leninizmin temelleri üzerinde, devrimci yoldaşlığın oluşturduğu, kelimenin geniş anlamıyla proleter devrimci bir örgüt doğdu. Bu örgüt, Türkiye'deki karşı-devrim cephesinin bütün baskı, şiddet ve cebrini göğüsleyerek kırsal alalardan fabrikalara, üniversitelere kadar, bütün kesimlerdeki devrimci mücadeleyi yönlendirme gayretleri içinde olanların örgütüdür." [402] (abç)       İkinci olarak, THKP-C'nin oluşum süreci, her parti oluşumunda görülen bir sürecin, yani gruplar döneminin ürünüdür. THKP-C'de örgüt olarak bu süreci yaşamıştır. Ancak ülkemizin özgül koşullarına göre biçimlenmiştir. Mihri Belli olayı, gruplar döneminin genel özelliklerini yansıtır. Her ülkenin özgül koşullarına göre biçimlenen bu süreç, yine her ülkenin tarihi, gelenek, görenek ve üretici güçlerin gelişme seviyesine ve de kitle hareketlerinin gelişim düzeyine bağlı olrak uzayıp, kısalabilir. Ve her sürecin kendi özgül niteliğini belirler.
      Gruplar döneminin en karekteristik iki özelliğinin, kendiliğinden-gelmecilik ve (bunun sonucu) ilkellik-amatörlük olduğunu daha önceki bölümlerde görmüştük. THKP-C'de bu süreci yaşarken, aynı durumla karşılaşmıştır. Ancak kendiliğinden-gelme niteliği gruplar döneminin özelliği olup, gruptan Parti'ye geçiş kendiliğinden değil, bilinçli bir çaba sonucudur. Herşeyden önce, merkezi bir bir yapının oluşturulması bilinçli bir katılımı zorunlu kılar. İkinci olarak, parti için belirli bir siyasi çizginin mevcudiyeti gereklidir. Partiye katılanlar (parti üyeleri) bu çizgiyi benimseyen ve hayata geçiren unsurlar olmak zorundadır. Bu da bilinç unsuru demektir. Kısacası Parti, "bilinçsiz bir sürecin bilinçli bir ifadesi" olmak zorundadır ve bu nedenle çıktığı ve yönlendirdiği süreç kendiliğinden-gelme bir süreçtir. Sadece çıktığı süreci ele almak ve bu sürecin salt kendiliğinden olduğunu söylemek, Parti ile kendiliğinden-gelmeliğin bittiğini ve kitlelerin bilinçlendiğini ileri sürmektir ve de basit bir totolojidir. Bu anlayış partiyi "sihirli bir formül" olarak gören ya da göstermeye gayret eden anti-Leninist bir anlayıştır. Gerçekte, Parti, kitlelerin en ileri unsurlarının ("proleteryanın öncülerinin") belirli bir siyasi çizgi etrafında örgütlenmesidir. Böylece Parti üyeleri, kitlelerin mevcut bilinç düzeyinden, (daha doğrusu bilinçsizliğinden) öte, bilinç gerektirir ve "Parti belirli bir bilinç düzeyini güvence altına alır ve bilinç düzeyini kitlelerin seviyesine indirmez" (Lenin). Partinin en genel görevi, kitlelere (dışarıdan) bilinç ileterek onları örgütleyip yönlendirmektir.
      THKP-C'nin örgüt olarak oluşumunda, ülkemizin o günkü somut koşulları önemli bir yer tutar. Bunların içinde Dev-Genç'in durumu özel bir öneme sahiptir. Ancak Dev-Genç'i THKP-C'den ayrı bir olgu olarak ele almak yanlıştır. Dev-Genç, THKP-C'nin örgüt olarak oluşum sürecinde, gruplar döneminin bir parçasıdır. Ancak Dev-Genç'in öğrenci gençlik örgütlenmesi olması, onun ikinci yanını ifade eder. Dev-Genç pratiğinin bu yönü, günümüz öğrenci gençlik örgütlenmesi için öneme sahiptir. Diğer yandan, Dev-Genç, partiye doğru bir gelişim gösteren bir grubun, "bilinçsiz bir sürecin bilinçli bir ifadesi" olma yönündeki çabalarının bir göstergesidir. Ancak ülkemizin tarihsel gelişiminde bu çabaların (THKP-C yönündeki çabalar) çok öncesinde Dev-Genç'in (daha önceki ismiyle FKF) mevcudiyeti, herşeyin karıştırılmasına yol açmaktadır. Hiçbir şey "sıfırdan" başlayamaz. Bu anlamda THKP-C de var olan bir şeyin üzerinde yükselmek zorundadır. Bu gerçeğin en açık örneği Marksizmdir. Marksizm, salt Marks'ın kafasından çıkmış ya da Marks'ca keşfedilmiş şeylerin ürünü değildir. "Onun öğretisi, felsefenin, ekonomi-politiğin ve sosyalizmin en sivrilmiş, en üsttün temsilcilerinin öğretilerinin doğrudan doğruya kesintisiz ve araçsız bir devamı olarak doğmuştur" (Lenin). [403] Aynı şekilde FKF'nin kuruluşu, THKP-C'nin durumunu ifade eder. (FKF'nin kurucu üyeleri arasında I. Erim Hükümeti "beyin takımı"ndan ve Dünya Bankası uzmanlarından Atilla Karaosmanoğlu'da bulunmaktadır.)
      Bugün 12 Mart sonrası silahlı devrimci eylemlerine kadar, tüm eylemleri THKP-C değil de, Dev-Genç'in yürüttüğü iddia etmek, THKP-C'yi siyasi örgüt olarak kabul etmeyen bir zihniyetin ürünüdür. KSD tarafından ileri sürülen bu iddia onlar açısından "mantıki" dir. Çünkü THKC I Nolu Bülten'inde yer alan 16-17 Şubat-Kanlı Pazar'da şehit düşen devrimcilerin anısına düzenlenen harekât "Dev-Genç'liler" tarafından yapılmıştır. basına bu şekilde yansıyan bu harekât gerçekte bir mücadelenin başlangıç eyelemlerinden birisidir. Ancak bu eylemlere şu ya da bu biçim ve ölçüde katılmış olan unsurların bunun bilincinde olmaması, THKP-C'inin temel bir eksikliğini ifade eder, yani siyasi çizginin kadrolarca kavranılmamış olmasını, yoksa başka bir şey değil. Bunun ana nedeni, siyasi çizginin (Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi) harekete geçme kararından hemen önce formüle edilmiş ve böylece kadro eğitiminin eksik kalmasıdır. Bir başka deyişle, siyasi çizgi "ağır ağır bulunmuştur" ve aynı yavaşlıkla pratiğe geçirilmiştir (Doğru siyasi çizginin sınıf mücadelesinin gelişmesine göre geç bulunması). Bu aynı zamanda 1971'de "silaha sarılmakta geç kalma"nın nedenidir.
      29-30 Ekim Toplantısı sonrasında, THKP-C, sözcüğün geniş anlamnda bir örgüttür. Kimilerinin sandığı gibi, sözcüğün dar anlamında, yani "kişilerden meydana gelen kollektif ve hiç değilse asgari ölçüde tutarlı bir çekirdek"
[404] değildir. Tersine sözcüğün geniş anlamında, yani "bir bütün içinde birleşmiş bu tür çekirdeklerin toplamını ifade" [405] eden bir örgüttür.
      THKP-C'nin en önemli özelliğinden birisi de budur. Bunu özellikle gözden uzak tutmaya gayret eden her türlü oportünizm ve revizyonizm, Öncü Savaşını "bir avuç adamın oligarşi ile olan düellosudur" demektedirler. Bugün KSD'den TİP-TSİP-T"K"P-PDA-HK-HB-HY'a kadar tüm oportünist ve revizyonistlerin bu "gayret" lerinin nedeni budur.
      THKP-C, Doğu Anadolu'dan Karadeniz'e, Ankara'dan İzmir'e, İstanbul'a kadar pek çok yerde Genel Komite üyelerince oluşturulan ya da oluşturulma durumda olan pek çok örgütlere (sözcüğün dar anlamında) sahiptir. Ayrıca Dev-Genç kitlevi gençlik örgütü olarak, yan bir örgütlenmedir. Fakat THKP-C, açık faşizm koşullarında faaliyetlerini devam ettirecek yan örgütlere sahip değildir. (Mahir yoldaşın "asla güçlü bir yan örgütlenmemiz yoktu" sözü bunu ifade eder.)
      Buraya kadar söylediklerimizi toparlarsak :
      Bir örgütün niteliği ve yapısının özellikleri (siyasi çizginin dışında), onun doğduğu tarihsel süreç ve koşullar incelenerek anlaşılabilir. Bu anlamı ile THKP-C, 65-71 döneminin özelliklerini içinde taşımaktadır. Bu dönemin en önemli özelliği de doğru bir siyasi çizginin mevcut olmayışıdır. Doğru bir siyasi çizgi olmayınca, devrimci pratik uzun süre belirli bir plandan uzak rastgele bir karekter taşımıştır. Kitlelerle kurulan ilişkiler yüzeysel olmuştur. Keza Dev-Genç olarak düzenlenen ya da desteklenen sayısız grev, toprak işgali ve çeşitli direniş ve boykotlar kitlelerde devrimcilere karşı büyük sempati doğurmuş; buna karşılık kitle içinden pek az kadro çıkartılabilmiştir. Bunun ana nedeni, tüm pratiğin (65-71 dönemi), esas olarak, doğru siyasi çizginin bulunmasına hizmet etmesidir.
      50 yıldan fazla geçmişi olan solun faydalanacak hemen hemen hiç bir miras bırakmaması ve bıraktığının ise "spekülasyon ve iğrenç ilişkiler" olması sonucu, doğru siyasi çizgi pratikte ve bu ilişkiler içinde, ağır ağır yürüyerek bulundu. Bu süreç 1970 sonlarında tamamlandı. Ve bundan böyle daha somut ve kalıcı adımlar atılmaya başlanıldı. Ancak THKP-C Öncü Savaşına başladığında, bu adımlar daha yerine oturtulamamıştı.
      1971 başlarında THKP-C'nin örgütsel yapısı şöyle idi :
      Örgütün siyasal çizgisi ve eylem planı pek az kadro tarafından anlaşılabilmiştir. Örgüt militanlarınca siyasi çizgi ve eylem planı kavranılmayınca, temel olarak nereye yönelineceği, kimlen niçin örgütleneceği ve de örgütlenen unsurların nasıl mevzilendirileceği bilinememiştir. Bunun sonucu pek çok ilişki yüzeysel kalmış ve pek çoğundan pratikte hiç bir şekilde yararlanılamamıştır. Dev-Genç'in ülke çapında yaygın ilişkileri THKP-C tarafından (Öncü Savaşında) pek az ölçüde kullanılabilmiştir. Bunun nedeni de, farklı muhtevada mücadele veren örgütler olmalarıdır. Bu olgu, aynı zamanda, "her mücadele biçiminin kendine uygun tekniği ve uygun mekanizmayı gerektirmesi" (Lenin) ve ayrı mücadele biçimlerinin mekanizmalarının birbirine uymayacağını göstermiştir.



II.
1971-72 DÖNEMİ VE 12 MART



      Bugün THKP-C "değerlendirme"lerinde en fazla sözü edilen bu dönemdir. Bu dönemin, öncü savaşını ifade etmesi, her türlü "eleştiri" ve "değerlendirme"nin odak noktası olmasına neden olmuştur.
      Kimilerine göre "1971 şanlı direniş"tir; kimilerine göre ise "maceracıların faşizmi getirmesi"dir. Bir başkasına göre, THKP-C "12 Mart döneminin kanlı saldırganlığına karşı harekete geçmiştir" vb. Tüm bu denilenlere karşın, 1971-72 dönemi, genel olarak emperyalist sistemin, özel olarak da ülkemizin koşulları ele alınmadan anlaşılamaz.
      1971 yılına girildiğinde, emperyalizmin (özel olarak ABD emperyalizminin) ve oligarşinin içinde bulunduğu koşulları, ülkedeki sınıf mücadelesinin durumunu şöyle özetliyebiliriz :
      1960-71 dönemi, emperyalizmin ülkeye iyice girdiği ve yerleştiği dönemdir. (1950 sonrasındaki emperyalizmin girişimleri 27 Mayıs hareketi ile belirli kesintiye uğraması nedeniyle) 1965 sonrasında emperyalist üretim ilişkileri egemen üretim ilişkisi oldu. "Özellikle 1960'dan sonra, emperyalist üretim ilişkilerinin derinlemesine ve yayılmasına parelel olarak, yerli-tekelci burjuvazi de oligarşi içinde emperyalizmin temel dayanağı olmuştur."
[406]
      Ancak bu dönemde,
      1- Oligarşi "devlete tam anlamıyla hakim değildir". [407] Ordu ve bürokrasi içinde devrimci-milliyetçilerin etkisi geniş ölçüde mevcut olup, kitlelerin gelişen muhalafeti ile birleşme yönündedir.
      2- Ülkedeki ekonomik, sosyal ve politik kriz derinleşmiş; para devalüe edilmiş, fiyatlar o güne dek görülmedik seviyede yükselmiştir.
      3- Bu da kitlelerin tepkilerini arttırmış ve suni denge kendiliğinden bozulmaya yönelmiştir.
      4- Oligarşinin oluşumu, emperyalizm ve yerli-tekelci burjuvazinin kârını düşürücü niteliktedir. Bir başka deyişle, tekelleşememiş Anadolu burjuvazi ve ticaret burjuvazisinin oligarşi içinde yer alması ve toprak ağaları-tefeci bezirgan takımının " disipline" edilmemiş olması, kârların düşük ve çok parçalı paylaşımını getirmektedir. Tekelci-burjuvazi ve emperyalizmin sömürüsünü artıracak bir dizi "rasyonalizasyon" tedbirleri alınmasına, oligarşi içindeki diğer sömürücü sınıflar karşı çıkmaktadır. Bunların politik etkinliği, özellikle parlamentoda oldukça önemli düzeydedir. Bu yüzden "rasyonalizasyon" tedbirlerinin parlamentodan geçmesi çok zordur.
      5- ABD emperyalizmi Vietnam savaşı sonucu ekonomik bir buhran içindedir ve dolar devalüe edilmiştir.
      Bu ilişki ve çelişkiler içinde bulunan ülkemizde Demirel hükümeti iş başındaydı. "Amerika, Türkiye'deki Süleyman Demirel hükümetine iki tavsiyede bulundu. Ülkede kendi sömürüsünü artıracak bir dizi 'rasyonalizasyon' tedbirleri (dolayısıyla işbirlikçi-tekelci-burjuvazi lehine) alması (Bkz: OECD Raporları) ve orduyu yönetime katarak gelişen demokratik mücadeleyi bastırmasını tavsiye etti. Süleyman Demirel hükümetinin bir ayağı tekelleşememiş vurguncu Anadolu burjuvazisine ve feodal kalıntılara dayandığından bu tedbirleri gereği gibi yerine getiremedi. Tekeller için 'huzur' sağlayamadı." [408]
      "Temsili demokrasi" koşulları içinde bu "huzuru" ve "sömürüyü disipline etme"yi başaramayan emperyalizm ve yerli tekelci burjuvazi ne yapmalıydı? Herşeyden önce "orduyu yönetime" katması, yani yönetimin askerileşmesi zorunluydu. Bir başka deyişle, içinde bulunulan buhranlardan kurtulabilmek için, siyasal zor askeri biçimde maddeleşmesi (görünür olması) gerekliydi. Fakat bunun için ülkenin özellikleri (tarihi, gelenek, görenek, üretici güçlerin gelişim düzeyi) ve kitlelerin siyasal olarak yedeklenmesi hesaba katılmak zorundaydı. Yönetimin askerileşmesi için, belirli bir zemin oluşturulması ve kitlelere ters düşülmemesi için "haklı ve meşru müdahale" gerekçesi ve ortamı nasıl oluşturulacaktı?
      İlk akla gelen, faşist milis güçlerinin kullanılmasıdır. Latin-Amerika'da geniş ölçüde uygulamaya sokulan bu unsuru kullanarak, kitleleri de etkileyen "huzursuzluk" ortamı yaratılabilinirdi. Ancak ülkemizin o günkü koşullarında, faşist milis güçlerinin örgütlenmesi yeni ve etkisi (politik-ideolojik) çok azdır. Ortada bir "huzursuzluk", çanarşi" mevcutsa, bu kitlelerin, kendiliğinden-gelme de olsa, hareketleri sonucu ortaya çıkıyordu. Oligarşi için sorun kitlelerin içinde bulunduğu "huzursuzluk" ortamıydı. Faşist milis güçleriyle bunu yaratmak (geniş ölçüde) olanaksızdır. İkinci olarak da, ordu ve bürokrasi içindeki milliyetçi-devrimcilerin etkinliği önemli bir engel teşkil ediyordu.
      Bu durumda yönetimin askerileştirilmesinde "ilerici, atatürkçü, reformcu" görünümünde bir hükümetin oluşturulması ve bu hükümet aracılığıyla geçişin gercekleştirilmesi zorunlu olmaktadır. Böylece hem kitlelere, hem de küçük-burjuvazinin aydın kesimine ters düşülmemiş olacaktı.       "Oligarşi, ülkedeki nisbi dengeden dolayı, bu yöntemi uygulamaya mecburdu. Çünkü Türk Ordusu, ülkenin tarihsel gelişmesinin sonucu olarak Latin-Amerika orduları gibi, oligarşinin henüz vurucu gücü olmuş ve o şekilde örgütlenmiş değildi (...) Ayrıca, Amerikan emperyalizmi sömürüsünü daha da genişletebilmek için (tabi işbirlikçi tekelci burjuvazi lehine de), yani sömürüyü disipline edebilmek için, bürokrasi ve ordu içindeki küçük-burjuva aydınlarının desteğine de muhtaçtır." [409] (abç)       Tüm bunlar yönetimin askerileştirilmesini ve I. Erim hükümetinin kuruluşunu ifade eder. Ancak 12 Mart sonrasının gösterdiği gibi, tüm ilişkiler ve gerekli "zemin" oluşturulmadan uygulamaya geçilmiştir. Uygulamaya "12 Mart Muhtırası" ile başlanılmasının nedeni de çeşitlidir.
      Herşeyden önce, ekonominin beklemeye "tahammülü" kalmamıştır. Ayrıca devrimci-milliyetçilerin "sol" cunta hazırlıkları ve 8-9 Mart "teşebbüsü" uygulamaya geçilmesini zorunlu kılmıştır. Üçüncü olarak kitle hareketlerinin, özellikle öğrenci hareketlerinin yükselmesi ve silahlı hareketler durumuna gelmesidir. Dördüncü olarak da, THKO ve THKP-C'nin, silahlı devrimci örgütler olarak ve de oligarşinin uygulamasının, farklı açılardan da olsa, bilincinde olarak harekete geçmiş olmalarıdır (Bu konuda THKO'nun Amerikalıları kaçırmaları oldukça etkili olmuştur. Ancak THKP-C tüm sürecin gelişimini ve varacağı noktayı daha net ve açık tanımlamış olması Muhtıra sonrasında etkinliğinin nedenidir).
      Bunların sonucu olarak S. Demirel hükümeti 12 Mart Muhtırası ile "alaşağı edildi ve askeri diktatörlük kuruldu". [410]
      THKP-C, ülkenin ve emperyalizmin içinde bulunduğu bunalımları ve bunun sonucu olarak ülkede yönetimin askerileştirilmesinin zorunlu olduğunu ve de uygulamanın bu yönde geliştiğinin tesbitini yaparak 71 Şubat'ında harekete geçti.
      THKP-C'nin Öncü Savaşına 71 Şubat'ında başlamasının temel nedeni, ülkedeki gelişen olaylar ve bu gelişimin varacağı noktadır. Yani, THKP-C, yönetimin askerileşeceğini tesbit etmesidir. Diyebilirizki, THKP-C (isim olarak başbakanın kim olacağını bilememekle beraber) I. Erim hükümeti niteliğinde bir hükümetin kurulacağını ve bu yolla askeri yönetime gecileceğini önceden tesbit etmiştir. Bu anlamıyla, THKP-C, I. Erim hükümetinin (yani bu nitelikte bir hükümetin) yüzünü açığa çıkartmak amacıyla harekete geçmiştir.
      Aradan geçen 7 yıllık süre sonucunda, oportünizmin gayretleri ile bu gerçek gizlenmeye çalışılmıştır. Bu tesbit karşısında, "pekâlâ THKP-C I. Erim hükümetinin yüzünü açığa çıkartmak için harekete geçti diyelim, ama I. Erim Hükümeti 12 Mart sonrasında kuruldu ve THKP-C, Şubat 71'de harekete geçti. Bu açık çelişki değil midir" diyenler çıkmaktadır. Bu karşı çıkış, özde oportünizmin olayları bile tahrif edebilmesinin bir ürünüdür. Elbette, THKP-C Şubat 71'de harekete geçtiğinde I. Erim hükümeti yoktu ve 12 Mart sonrasında kurulacak hükümetin başbakanının Erim olacağını bilmiyordu. Tıpkı II. Erim hükümeti kurulmadan, 12 Martta kurulan "beyin takım"lı Erim hükümetinin birincisi (I.) olacağının bilinmemesi gibi. Ancak sorun bu değildir. THKP-C'nin Şubat 71'de harekete geçmesinin temel amacı, yönetimin askerileştirilmesine ve bu yönde ki uygulamaya ve de bu uygulamada "maske" görevini üstlenecek hükümetin niteliğini açığa çıkarma ve buna hazır olmadır. Yoksa hükümetin adı üzerine harekete geçilmemiştir ve böyle bir şey saçma bir şey olur.
      İkinci olarak, devrimci mücadele herşeyin olgunlaşmasını bekleyen ve herşey olgunlaşınca gündeme gelen bir mücadele anlayışını reddeder. Böyle bir anlayış, kuyrukçu-kendiliğinden-gelme-ekonomist bir anlayıştır. Devrimci örgüt gücü oranında, gelişen olaylara tavır alır ve oligarşinin çeşitli uygulamasını bozmaya çalışır. Ancak bunu başaramayacak olursa, gelişimin nereye varacağını hesap ederek, ona hazır olmaya çalışır. THKP-C işte bu devrimci anlayışın sonucu olarak Öncü Savaşına başlamıştır. Böylece, bir yandan (oligarşinin oyunu engellenemeyeceği için temel yöndür) örgüt savaş içinde tecrübe ve deney sahibi olacak, yeni kadrolar yetiştirilecek ve örgüt teşkilat yapısı inşa edilecek; diğer yandan da, gücü oranında, oyunu bozmaya çalışacak ve oyunun sonucundaki değişiminin niteliğini açığa çıkarmaya hazır olunacaktır. Savaş tecrübesi (küçük-burjuva anlamdaki öğrenci hareketinin şiddet eylemleri bu tecrübeyi veremez) savaş içinde edinilir. Bu tecrübeye sahip olmayan bir örgüt, bu şekilde bir görevi başarması mümkün değildir. Bu nedenle, örgüt, bir yandan gerekli hazırlığı yaparken, diğer yandan planın kendi eksikliklerini de hesaba katarak hazırlar. 1971 döneminde koşullar gerekği hazırlık çalışmaları, bizzat amacın bir parçası olarak, savaş içinde yapılmıştır.
      Bu gerçekleri görmeyenlerin ya da görmek istemeyenlerin 71'i "direniş" olarak tanımlamaları kolay anlaşılır. (Direniş, bir saldırıya karşı durmak demektir). Bu konuda en tipik "direniş"çi DG-Y oportünistleri olmaktadır :       "... parti yapılanmasında önemli zaaflar varken açık ve yoğun baskı döneminin içine girildi. Kazanılmış mevzilerin savaşsız terk edilememesi ve bu gibi başlıca politik sebeplerle 12 Martın kanlı saldırganlığına karşı savaşmak zorunda kalındı." [411] (abç)       Evet, "zorunlu kalındı", ama nedir bu zorunluluk? "Parti yapılanmasında" eksiklik olmasına karşın gelişen olaylara tavır almak mı, yoksa "kanlı saldırganlığa" karşı mı (özel bir gelişim) zorunlu kalındı; hangi "kazanılmış mevziler" mevcuttu, ve hangisi "savaş"arak terkedildi; "bu gibi başlıca politik sebepler" nedir vb. sorular açık ve net cevaplanmadan "savaşmak zorunda kalındı" demek, en hafif deyimle şarlatanlıktır.
      Devrimci mücadeleden kendiliğindenciliği ve ekonomik-demokratik mücadeleyi, Parti'yi "direnen insan topluluğu" olarak anlayanlar için, 12 Mart dönemi tam bir "saçmalıktır" (!) DG-Y oportünistleri, kendi niteliklerini gizlemek için olayları bile ters çevirmekten kaçınmamışlardır. 12 Mart döneminde "kanlı saldırganlık" olarak nitelenebilecek olayların "Balyoz harekâtı" ile başladığını herkes bilir. Geniş tutuklamalar, Nurhak olayı, Sibel Erkan olayı (1971) ve Kızıldere ve idamlar (1972) 71-72 döneminde sayılabilecek (ve denilebilirse) "kanlı saldırganlık" olaylarıdır. En basitinden, eğer 12 Mart dönemi açık faşizm dönemi ise ve "faşizm sermayenin emekçi kitlelere yönebileceği en azgın saldırı, dizginlenmemiş bir bağnazlık ve canavarca bir savaş"sa [412] "kanlı saldırganlığın" bizzat kendisi zorunludur. "Kanlı saldırganlık" diyerek ortaya çıkma ve de bunu teorik bir metinde ifade etme, kişinin bilgi ve sosyal oluşum düzeyini (?) gösterir.
      İkinci olarak, 71-72 dönemi "kanlı saldırganlığı" "Balyoz harekatı" ile başlaması da bir subjektif karar (Erim hükümetinin) değildir. Bu olaylar dizisi THKP-C'nin "1 Mayıs Harekâtı" ile, yani E. Elrom olayı ile başlamıştır. Devrimci bir eylem sonrasında, oligarşinin oturup- bekleyeceğini sanmak safdillikten öte, oligarşiden "aferin" beklemek demektir. Devrimciler zora başvurduklarında haklı ve "meşru" bir durumdadırlar. Kim ki, devrimci zorun bu durumunu kabul etmezse, o şarlatandan başka bir şey değildir (Emperyalizmin işgali sonucu sürekli milli bunalımın mevcudiyeti esprisi).
      DG-Y oportünizminin "savaşmak zorunda kalındı"sı için, kalan tek şey "kazanılmış mevziler" dir. Eğer bu mevziler, bir Sibel Erkan olayında, bir Kızıldere olayındaki kuşatılma durumunu ifade ediyorsa, savaşmak zorunludur. Ama salt 1971 için değil, salt THKP-C için değil; kendine devrimciyim diyen her kişi ve örgüt için, her yerde ve her zaman zorunlu olan bir savaşma ya da "direnme" zorunluluğudur.       "1971 silahlı direniş değildir. THKP-C kazanılmış mevzileri savaşsız terketmemek ve bu gibi politik sebeplerle değil, I. Erim hükümetinin gerçek yüzünü açığa çıkarmak için harekete geçmiştir. 12 Mart'ın kanlı saldırganlığına karşı harekete geçmemiş, onun eylemleri sonucu faşizm erken doğum yaptığı için kanlı saldırganlık başlamıştır." [413]       Devrimci mücadelenin temeli kitleleri bilinçlendirip örgütleyerek devrim yapmaktır. Bu görevde ilk başta siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının yürütülmesi ile somutlaşır. THKP-C'nin 71 mücadelesi bu genel devrimci görevden ayrı ve bağımsız olarak ele almak, onu "direniş" durumuna indirgemek, THKP-C'yi politik bir örgüt ve mücadelesinin politik mücadele olarak kabul etmemek demektir (TİP-TKP-PDA bunu açıkça ifade etmelerine karşın, nitelikleri ve "devrim" (!) anlayışları nedeniyle ciddiye bile alınamaz). Lenin'in deyişiyle, eğer gerçekten devrimci bir örgüt olunacaksa, temel görev, hayatın her alanını kapsayan, siyasi gerçekleri açıklama kampanyası örgütlemektir. (Bkz. Ne Yapmalı?)
      Öncü savaşı aşamasında, en önemli siyasi gerçek oligarşinin görüldüğü kadar güçlü olmadığı, kof olduğu, çürük olduğu ve bütün gücünün yaygara-gözdağı ve demagojiye dayandığı olgusudur. Düzen içinde her somut olay ele alınarak, bu temel siyasi gerçek açıklanmaya çalışılır ve THKP-C böyle yapmıştır.
      Burada, THKP-C bu gelişimi tesbit etmiş miydi diye bir soru akla gelebilir.
      Herşeyden önce Dev-Genç'in Şubat 71'de yayınladığı bir bildiride, tüm gelişim sağ ve "sol" cunta manevraları açıkça ortaya konmuştur. Keza THKP-C'nin ideolojik-politik yayın organı Kurtuluş' un birinci sayısında (12 Mart Muhtırasından önce basılmıştır) şöyle deniliyordu :       "Ekonomik ve politik buhran hızla derinleşiyor. Hakim sınıflar kendi aralarında çeşitli fraksiyonlara bölünmüş, düzeni kendi resmi kanunlarıyla koruyamaz duruma gelmiştir. Bu yüzden, devrimciler üzerinde karşı-devrim cephesinin baskı, şiddet ve cebri görülmedik derecede artmıştır. Temsili demokrasi hızla rafa kaldırılmaktadır. Artık sosyalist politikanın devrimci cesaretle sürdürülebileceği bir ülke haline gelmiştir Türkiye." [414] (abç)       Bu koşullar içinde girilen 12 Mart Muhtırası sonrasında THKP-C eylemlerini sürdürmüştür. Bu dönemde en önemli iki eylem gerçekleştirilmiştir:
      Birincisi, "Coca-Cola, Pe-Re-Ja, Elvan, Mercedes-Benz, Otomarsan Fabrikası, Akbank ve daha pek çok şirket ve teşekkülün hissedar sahipleri olan Kadir Has, Mete Has, Adana'lı büyük toprak ağası Talip Aksoy'un günlük hasılatları halkımızın devrimci kavgasında kullanılmak amacıyla kamulaştırılmıştır." [415]
      Bu eylem, maddi olanak temine yönelik bir teknik eylemin, nasıl siyasi gerçekleri teşhir için kullanılabileceğinin en iyi örneğidir. Ancak her eylem biçimi gibi, teknik eylemlerde, belirli koşullar içinde siyasi gerçekleri teşhir için kullanılabilir. Değişik koşullar içinde, aynı biçim eylemlerle, aynı etkinin yaratılamayacağı açıktır.
      İkincisi, açık faşizmin erken doğum yapmasına neden olan eylemdir. "1 Mayıs Harekâtı" adı verilen bu harekâtta İsrail istihbaratının ülkemizdeki temsilcisi ve CIA-MİT-SAVAK arasında koordinasyonu sağlayan Efraim Elrom kaçırılmıştır. Bu eylemin büyüklüğünü ve siyasal niteliğini belirleyen salt Elrom'un kişiliği değildir. Bu eylem karşısında, emperyalizm ve oligarşinin takındığı tavır, bu eylemin önemini sergiler. "Balyoz Harekâtı"na girilmesi ile Elrom'un önemi ortaya çıkmıştır. İkinci olarak, bir "yabancı" için halka ve küçük-burjuva aydınlara saldırarak emperyalizmle bağımlılıklarını (oligarşi ve hükümet olarak) kendileri sergilemişlerdir. Üçüncü olarak, "Balyoz Harekâtı" ile, kendi oyununa ters bir uygulamaya girmiş ve böylece oyunu bozulmuştur.
      Böylece, "silahlı propaganda, I. Erim hükümetinin gerçek yüzünü ve emellerini, oligarşinin en gerici, en azgın ve terörist yönetimi olduğunu açığa çıkarmıştır. Böylece Amerikan emperyalizminin ve işbirlikçi yerli burjuvazinin oyununu, alt-üst ederek, maskesini alaşağı etmiş, kademeli planını bozmuştur. 'İlerici, reformist, Atatürkçü' görünümü altında açık faşizmin erken doğum yapmasını sağlayarak, küçük-burjuva aydın çevrelerde dahil olmak üzere kamoyunun gözlerini açtı." [416]
      Bu eylemin en önemli derslerinden birisi, hiç şüphe yok ki, az bir güçle, "dev gibi" güçlü oligarşinin niteliğinin sergilenebileceğidir. İkinci olarak da, I. Erim hükümetinin gerçek niteliğinin devrimciler tarafından tesbit edilmesi ve bilinmesi ile kitlelerce görülmesi ve bilinmesi arasındaki çelişmenin karşısında takınılan tavırdır. Kitlelerin (başta küçük-burjuva aydın kesimin), I. Erim hükümetini "ilerici, reformist" olarak kabul etmeleri karşısında, I. Erim hükümetinin gerçek yüzünü bizzat pratik içinde, kitlelerin kendi öz siyasi tecrübeleriyle öğrenmelerinde, onlara yardım edilmesi devrimcilerin başlıca görevidir.       "... işçi sınıfının çoğunluğunun görüşünde bir değişiklik olmazsa, devrim olanaksızdır. Bu değişmeyi ise, kitlelerin siyasi deneyimi sağlar ... ve biz kitlelere kendi deneyimleri ile anlamalarına yardım etmeliyiz." [417]
      "Dikta, düzenli olarak, önemli bir şiddet uygulaması olmadan paçayı kurtarmayı dener. Onu kendisini maskesiz, yani gerici sınıfların baskıcı diktası olarak gerçek kalıbı içinde göstermeye zorlayarak, kimliğinin ortaya çıkmasına yardım edilir, bu da mücadeleyi artık geriye dönüşün olamayacağı son hadde kadar keskinleştirecektir." [418] (abç)
      Ve böyle olmuştur. THKP-C'nin "1 Mayıs Harekâtı" arkasından "Balyoz Harekâtı" ile oligarşi kitlelere ve devrimcilere saldırmıştır (geniş kitle tutuklamaları, Nurhak'da THKO savaşçılarının katledilişi, Maltepe'de Hüseyin Cevahir'in katledilmesi vb.).
      "1 Mayıs Harekâtı", bir yandan I. Erim hükümetinin gerçek yüzünü kitlelere gösterirken, diğer yandan da "mücadeleyi artık geriye dönüşün olmayacağı son hadde kadar keskinleştirilmesi", solda ikili bir değişim yaratmıştır:
      "Birincisi, genellikle öğrencilerin dışında halkın çeşitli kesimlerinden gelen pek çok yeni ve tutarlı eleman silahlı propagandanın etrafında toplanırken; legal dönemin bazı keskin 'cazip şöhretleri' de geçmişte yanlış düşündüklerini söyleyerek pasifizmin cephesine gönüllü yazılmışlardır." [419] Soldaki bu oluşum THKP-C'yi de etkilemiştir. Mayıs darbesinden firar olayına dek geçen sürede THKP-C'nin sesiz kalmasının nedeni soldaki bu değişimdir.       "Şubat-Mayıs şehir gerilla eylemleri sonucu, halkımızın uyanık kesimlerinde düzene karşı duyulan memnuniyetsizlik devrimci sempatiye dönüşmüştür. (Sadece THKP-C'nin değil, THKO'nun silahlı eylemleri de bu konuda etkili olmuştur)." [420]       "Silahlı devrim cephesine karşı somut yönelimin olduğu ve mücadelenin tam bir nitelik sıçraması yapacağı evrede, silahlı propaganda henüz rüşeym halindeyken darbe yedi." [421] Bu darbenin etkili olmasının temel nedeni, kısada olsa, belirli tecrübeye sahip olmuş 6-7 kişilik kadronun enterne olması ve (bunun sonucu) soldaki pasifizmin THKP-C saflarına yansımasıdır.
      THKP-C Merkez Komitesinden Mahir Çayan ile birlikte Genel Komite üyelerinden Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Necmi Demir yakalanmış ve Hüseyin Cevahir katledilmiştir.
      Aynı dönemde THKO ise tam olarak ezilmişti. Daha Mart başında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın yakalanması ile büyük güç kaybeden THKO, Mayıs ayında Nurhak olayı ve THKO İstanbul kesiminin (Cihan Alptekin ve diğerleri) yakalanması ile tüm yönetici ve ana kadrolarını yitirmiş durumdaydı.
      I. Erim Hükümetinin gerçek yüzünün açığa çıkması, oligarşi içinde de bazı değişimler yaptı.
      "Küçük-burjuva aydın kamoyunun desteğini yitiren emperyalizm-işbirlikçi (tekelci) burjuvazi ikilisi, bu sefer zorunlu olarak, sömürüyü disipline etmeye yönelik bir dizi rasyonalizasyon tedbirlerinden (sarı reformlardan) tavizler vererek, tekrar bu tedbirlerden zarar görecek gerici sınıf ve zümrelerle ortak müşterekler etrafında anlaşmışlardır." [422] Böylece I. Erim Hükümetine "ilerici- reformist-Atatürkçü" görünüm veren "beyin takımı"nın görevi bitmiş olmaktadır. "Beyin Takımı"nın istifaları ile, II. Erim Hükümeti kuruldu. Artık "oligarşi içinde tam bir bayram havası hüküm sürmektedir. II. Erim Hükümeti'de, bu anlaşmanın ve gericiler arası barışın hükümetidir". [423]
      71 yılının Kasım ayında Mahirlerin (Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Ömer Ayna, Cihan Alptekin) firar olayı, silahlı devrim cephesinin oluşumunu ve silahlı devrimci harekete dinamizm getirdi.       "12 Mart öncesinde yedi-sekiz fraksiyon halinde oluşan sol, bugün (1972) başlıca iki kampa ayrılmıştır.
      -Silahlı devrim cephesi
      -Oligarşinin soldaki uzartısı pasifist cephe
      Silahlı propagandaya, gerillaya karşı olmanın hainlik sayıldığı hemen hemen herkesin savaş, silahlı eyleme geçme sözlerini ağızdan düşürmediği 12 Mart öncesi ortam ile 12 Mart sonrası ortam apayrı iki dünya gibidir.
      En iyi devrimciliğin, en keskin gözükmek şeklinde anlayan, silahlı propagandayı ağızlarından düşürmeyen, silahlı propagandayı savunmayan herkesi hainlikle suçlayan pek çok legal dönemin keskin 'gerilla uzmanları' silaha sarılmaktan başka hiç bir yolun kalmadığı 12 Mart sonrasında ise, 12 Mart öncesinde devrim meselesini iyi bilmediklerini, 12 Mart'tan sonra teoriyi öğrendiklerini söyleyerek, daha önce pasifizm diye küfrettikleri uluslararası revizyonizmin çizgisine dört elle sarılmışlardır.
      Bu son derece doğaldır. Çünkü her darbe, sağ ve pasifist eğilimleri ortaya çıkartır. (1905 yenilgisi, menşevik çizgiye geçici olarak güç kazandırmıştır)" [424]
      Evet, bu durum son derece doğaldır. Savaşın (askeri savaş) bizzat kendisi herşeyi apaçık ortaya sergiler.       "Savaşı bizzat tanımadığımız sürece, zorlukların ne olduğunu ve yöneticiden istenilen deha ve olağanüstü fikri yeteneklerin neye yaradığına akıl erdirilemez. Herşey o kadar basit görünür, gerekli bütün bilgiler o kadar harcıalem izlemini verir, bütün kombinezonlar o kadar önemsiz görünür ki, bunlara kıyasla en bir yüksek matematik probleminin bilimsel haysiyeti bizi daha çok etkiler. Fakat savaşın ne olduğunu gördükten sonra herşey anlaşılır hale gelir. Bununla birlikte, bu görünmez, fakat son derece etkin faktöre bir ad koymak son derece zordur. (...)
      Savaşta tehlike, karakterindeki mevcut sürtünmeden meydana gelir. Tehlike savaşın temel unsuru, herşeyi içine alan bir ortam olduğuna göre, yargımızı değişik biçimde etkileyen şeylerin başında cesaret, yani kendi gücümüze olan güven gelir (...) Askerleri cesur ve moralleri yüksek olduğu sürece, komutan amacını gerçekleştirmek için nadiren büyük bir irade gücü göstermek zorunda kalacaktır, fakat güçlülük çıkar çıkmaz -ki büyük muharebelerde bu kaçınılmazdır- işler artık iyice yağlanmış bir makine gibi yolunda gitmez, tersine makinenin kendisi direnç göstermeye başlar ve işte bu direnci kırmak komutanın hesabına büyük bir güç gerektirir. İtaatsizlik ve karşı gelme bu direncin tek nedeni değildir. Bütün maddi ve manevi güçlerin çözülmesi, bunun yarattığı genel çöküntü, kanlı fedakârlıkların komutanın önce kendinde sonra bütün adamlarında yenmek zorunda olduğu yürekler acısı görüntüsü, kendine doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak intikal eden bütün o izlenimler, duygular, kuşkular ve özlemler: işte makinenin bozulduğu bunlardan belli olur. Erlerin gücü birbiri ardından çöktükçe, iradeleri artık bu gücü korumaya yetmedikçe, kitlenin tüm iç direncinin ağırlığı komutanın omuzlarına yüklenir, bütün yük komutanın iradesine biner. Kendi cesareti başkalarının cesaretini körüklemeye yetmezse, kendisi de kitlelerin seviyesine düşecek, tehlikeden kaçan ve utanç nedir bilmeyen hayvan tabiatının aşağılık bataklığına saplanacaktır." [425] (abç)
      Legal dönemin keskin "gerilla uzmanları"nın durumu işte budur.
      THKP-C içerisinde ortaya çıkan sağ-pasifizmin 12 Mart sonrasında ortaya çıkması, belirli bir süre örgüt içi tartışma ve çatışmalar egemen oldu. 3 kişilik THKP-C Merkez Komitesi'nden Yusuf Küpeli ve Münir Aktolga ile birlikte Genel Komite'den bir kısım unsurlar sağ-pasifist görüşleri piyasaya sürdüler. Ve sonuçta "Partimizin ideolojik-pratik ilkesine aykırı bir rota izleyen bu grupçuluk, Parti Genel Komitesi üyelerinin oy çoğunluğu ile Parti'den ihraç edilmişlerdir." (Kesintisiz Devrim II-III)
      Yusuf Küpeli-Münir Aktolga'nın başını çektiği bu pasifist grupçuğun THKP-C içersindeki sorumlulukları ihracın temelini belirler. Mahir yoldaşın ifadesiyle, bunlar Mayıs darbesinden sonra tüm örgüt olanaklarını kendilerinin saklanmaları için kullanmışlardır. Ayrıca kabul edilmiş kararları tek yönlü olarak uygulamadan vazgeçmişler ve Parti içinde kararlara oy verenlerin bir kısmı içerde olmasından yararlanarak yeni kararlar almışlardır. Tüm bunlar "ideolojik" (!) ayrılığın durumunu açığa çıkarır.       "Bütün ideolojik ayrılıkların temeli PDA oportünistlerinin dediği gibi, devrim isteyip istememeye değil (çünkü sosyalist geçinen herkesin subjektif niyeti genellikle devrimin olması doğrultusundadır) devrim yapmak için yola çıkmaya, savaşmaya cesaret edip etmemeye dayanır. İşte bu yüzden devrim için savaşmayana sosyalist denmez." [426]       Bu pasifist unsurların dönek ve hain olmasının temel nedeni buradan kaynaklanır. Yoksa bunların "mahkemeler sırasında çok daha kötü işler yapmaları ve kötü şöhret edinmeleri" [427] değildir. Böyle bir anlayış, bu dönek ve hain grupçuğun tavır ve davranışlarının savaş içinde değil, savaş dışı kaldıktan sonra yaptıklarını kabul etmek demektir ki, bunda olayları tersine çevirmek demektir. Biz THKPC/HDÖ olarak, THKP-C içinde "(Y-M) kliği" anlayışını [428] kabul etmiyoruz ve edilemez.
      THKP-C'yi savaşın en önemli yerinde yolda bırakan bu dönekliğin ve hainliğin diğer bir nedeni de, "kısa sürede ve kolayca zafer kazanma" umut ve düşüncesidir. Bu düşüncenin en özlü ifadesi "yapılan eylemler kitlelerde sempati yaratıyor, ama hepsi o kadar..." sözleridir.       "Doğrudur. Kitleler bizlere karşı sempati duymalarına rağmen, henüz aktif olarak desteklemiyorlar ve mücadelenin içine girmiyorlar. Bu son derece doğaldır. Ne bekleniyordu yani? 5-6 askeri eylem sonucu kitlelerin ayaklanıp, devrim yapması mı?
      Bu pasifistlerin devrimci mücadeleyi kısa bir süreç olarak görmelerinin ve sosyal oluşumdan habersizliğin bir kanıtır." (Kesintisiz Devrim II-III) (abç)
      "ASD'ye Açık Mektup"a imzalarını atan ve THKP-C Merkez Komitesi'ne gelmiş kişilerin bunları bilmeyeceğini sanmak, en hafif deyimle, saflık olur. Bu grupçuk, bunları bilmelerine ve tekrar tekrar anlatılmasına rağmen, savaşı terketmiş olmaları dönek ve hainlik durumunu belirler. [99*]
      1972 Ocak ayında THKP-C'nin ve (genel olarak) solun durumu buydu.
      THKP-C içersindeki tüm dönek-hain ve pasifist unsurlar ihraç edildikten sonra, yeni baştan bir organizasyona gidildi. (Ancak bu THKP-C içinde pasifist görüşleri savunan kimse kalmadı anlamında yorumlanamaz. Saflarda sağ-pasifist görüşleri savunanlar kalmıştır, ancak bunlar o günlerde sessiz kaldıklarından ve bunlarla uğraşacak zaman olmadığından dokunulamamıştır.) Örgüt içinde yeni bir işbölümü yapıldı ve daha önce tesbit edilen (Kesintisiz Devrim II-III'de açıkça ifade edilen) stratejik rotaya uygun olarak çalışmalara devam edildi.
      1972 yılında THKP-C'nin önünde birbirine bağlı üç ana görev bulunmaktaydı: II. Erim Hükümeti-Deniz Gezmiş'lerin idam kararı ve kır gerillasının yaratılması-şehir gerillasının geliştirilmesi. İlk iki ana görevin tarihsel bir önemi vardır. Üçünçüsü ise, bu tarihsel göreve bağlı olarak, hem görevin başarısı, hem de Öncü Savaşının geliştirilmesi için şarttır.
      İlk olarak, şehir gerillası ile başarmayı düşünülen ilk iki ana görev, şehirleren o günkü durumu (oligarşinin denetim ve baskısının olağanüstü artması) ve THKP-C'nin şehir örgütlenmesinin (darbeler ve ihanetler yüzünden) zayıf olması üzerine, daha geniş bir plan içinde ele alınmıştır. Ve "Deniz'lerin idamını önleme" olarak bilinen hareketin, kırsal alanda yapılmasına karar verildi. (Bunları, o günlerde neler konuşuldu vb. şeylerle değerlendirmek eksik olacaktır. Çünkü yapılan planın bütünlüğü bir-iki kişi dışında bilinmemekte olup, her kişi kendi ile ilgili parçayı bilmektedir.)
      1972 Şubat ayında meydana gelen olaylar, daha önce düşünülen ve kısmi anlamda uygulamaya sokulan planın değişmesine yol açmıştır. Ulaş Bardakçı yoldaşın öldürülmesi ve Ziya Yılmaz'ın yakalanması (aynı gecede) üzerine "uzun bir faaliyetsizlik dönemi"ne geçiş için, kırsal alanlarda tarihsel görevlerin yerine getirilmesi zorunlu olmuştur. Eldeki kadroların uzun süreden beri aranmakta olmaları da kırsal alanı zorunlu kılmıştır.
      Genel olarak düşünülen taktik şudur :
      Önce, gerek II. Erim Hükümetinin (yeni bir olgu) niteliğini teşhir ve I. Erim Hükümeti ile (niteliği bellidir) bağlantısını sergilemek, gerekse (temel olan ve birinci yön için kullanılacak olan) Deniz'lerin idamını engellemek ve de yaratılan etkiyi (potansiyel) devam ettirmek-kuvvet gösterisi yapmak amacıyla gerilla eylemlerini sürdürmek. Buna parelel olarak, oligarşinin dikkatini kırsal alanlara çekerek (kırsal alanda eylem yaparak), şehirlerdeki denetim ve baskıyı, nisbi olarak da olsa, azaltmak ve böylece şehir kadrolarının (nisbi olarak) daha rahat hareket etmelerini sağlayarak buralardaki etkiyi örgütlemek ve şehir örgütünü geliştirip, pekiştirmek. Şehirlerden gücünü kırsal alana kaydıracak olan oligarşinin, buralardaki baskı ve denetimini dağıtmak amacıyla, kırsal alandaki kadroları ikiye ayırarak; birinci kısım oligarşinin dikkatini kendi üstüne çekecek ve bu amaçla eylemler düzenleyecek; ikinci kısım, uzun dönemli olarak kır gerillasının hazırlığına girişecektir. [100*]
      THKP-C'nin 12 Mart döneminde yetişmiş profesyonel kadrosu kırsal alana geçmiştir (Karadeniz). Bu bölge, örgütsel olarak daha iyi durumda olup, taktik planın uygulanması için gerekli olanaklara sahip olan ve taktik plan için uygun bir bölge teşkil etmektedir.
      Bu taktik göstermiştir ki, savaşı belirleyen teknik malzeme ve nicelik değil, kadro ve insiyatifli yönetimdir. Ve her taktik devrim ve karşı-devrim arasındaki (somut) güçler dengesine ve savaşın devrimci karekterine (somut amacına) göre belirlenir. THKP-C'nin 12 Mart dönemindeki mücadelesinin en önemli derslerinden biri de budur. (Bu taktik, Öncü Savaşını ele alırken belirttiğimiz politik ve askeri ilkelere dayanır.)
      İşte bu nedenle Kızıldere bir son değil, başlangıçtır.
      Ancak hayat her zaman planlara uymaz. Ortada bir savaş varsa bu çok daha açıktır. En ufak bir olay, önemsenmeyen bir detay (taktik planlarda zaten yer alamaz) herşeyin gidişini değiştirir. Ama bu planın (taktik) yanlışlığını ifade etmez. Çünkü hiç bir plan, hayatın karmaşıklığını ve griftliğini önceden düşünsel planda tam olarak çözümleyemez ve çözümlemesi de beklenemez. Ancak "hayatın griftliğini ve karmaşıklığını ve de çok yanlılığını kolay anlaşılır hale getirerek, eylem kılavuzluğu görevini yerine getirir." Bu andan itibaren, planın başarı ya da başarısızlığını örgütsel çalışma, kadrolar belirler.
      1972 Mart ayında gelişen tüm olaylara rağmen THKP-C, somut koşullara uygun olarak yaptığı plana bağlı olarak çalışmalarını sürdürdü. İlk olarak Ünye Radar Üs'sünde bulunan 2 İngiliz ile 1 Kanadalı kaçırıldı ve Kızıldere köyüne gidildi. Aynı zamanda eylemle ilgili açıklama yapıldı. Ancak bir kısım yakalanmalar sonucu (Ünye-Fatsa yakalanmaları, Kızıldere'ye gidilen kamyonun ele geçmesi vb.) Kızıldere'de bulunan THKP-C ve THKO savaşçıları kuşatıldılar. Bu durumda devrimci olarak ve örgüt üyesi olarak yapılması gerekeni yaptılar. Yani sonuna dek teslim olmadılar. Havadan ve yerden yapılan bombardıman sonucu "Onlar" şehit edildiler. Bu olay sonrasında oligarşi büyük ölçüde "rahatlama" içine girdi. Artık silahlı devrim cephesi yenilmiş, tüm yöneticileri yokedilmiştir!
      Sonuç olarak diyebiliriz ki, THKP-C'nin 1971 mücadelesi Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi ışığında, bu döneminin somut koşullarının tahliline dayanan uygun taktiklerle yürütülmüştür.       "Stratejik öneme haiz mücadele anlayışı ve ve bu mücadeleyi yürütebilecek maddi ve fiili örgütlenme sorunları çözümlendikten sonra, mevcut durumun tahlilinden çıkaçak politik hedeflere yönelmek mücadeleyi rayına oturtur, karşı-devrim cephesini zaafa uğratır.
      Bu nedenle doğru devrimci taktiğimizi kurabilmek için, önce onun stratijiyle olan bağlantısını yakalamak gerekir. Gelişen olayların kendi özeli içinde gözlemek ve unsurlarını yakalamak yetmez, esas olan özelin içindeki stratejik yanı yakalamaktır. Bu anlamıyla taktikler, proleter devrimci hareketi götüren, stratejiye bağımlı politikadır.
      Doğru taktik politikaların tesbiti, bu politikanın yürütülmesinde mutlaka başarı elde edileceği anlamına gelmez, politik hedeflere soyutun içinde varılamaz, herşey somutun canlı pratiğinde gerçeklik kazanır. Somutta ise, taktik planda güçlü olan oligarşi ve onun siyasal zoru vardır. Bu nedenle somutta iki karşıt hareket kendi güçlerine göre başarı ya da başarısızlığa uğrarlar. Kavranılması gereken, doğru taktiklerin gücümüzü arttıracağı ve taktik yenilgilerin gelip geçiçi olacağıdır." [429]


III.
KIZILDERE SONRASI



      30 Mart 1972 Kızıldere olayı ile birlikte ülkemizde gelişen olaylar, solun yapısı ve silahlı devrimci hareketin durumu, yenilgi sonrası bir ortam ve bu ortamın havası ile koşullanmıştır.
      1971-72 silahlı devrimci mücadele kitlelerde geniş bir etki yaratmıştır. Ancak yaratılan etkinin silahlı devrimci mücadeleye yönelik olmasına rağmen, yaratılan etki örgütlenememiş olması, etkiyi belirsiz bir niteliğe sokmuştur. Bu belirsizliğin anlamı ise, kendine devrimciyim diyen her kişinin ya da grubun bu etkiyi kullanabileceği demektir. Kızıldere sonrasındaki dönem, işte bu etkinin oportünist amaçlarla kullanılmaya çalışıldığı ve de buna karşıt olarak devrimci bir örgütlenmenin oluşturulmasına çalışıldığı dönemdir. Kızıldere sonrası gelişen olaylar ve mücadelelerin THKP-C/HDÖ'nün tarihsel gelişimini ifade ettğini söylemek pek yanlış olmayacaktır. Bu dönemi üç kısımda ele alacağız:


      a- Birinci Dönem (1972-74)


      Kızıldere sonrasında, tüm düşünce silahlı devrimci mücadelenin devam ettirilip, ettirilmeyeceği üzerineydi. 71'in yarattığı etki geniş bir dinamizm yaratmıştı. Ancak THKP-C yönetiminin 1972 Şubat ve Kızıldere olayları ile tamamen yok edilmesi, bu dinamizmin kullanılmasına olanak vermemekteydi.
      Hemen Kızıldere sonrasında Jandarma Komutanı General Eken'i kaçırmaya yönelik girişim ve aynı günde meydana gelen uçak kaçırma olayı, oligarşinin sola yönelik bir saldırısı ile sonuçlandı. Her iki olayda (bağıntısız iki olaydır) başarısızlığa uğraması ve soldan yeni bir "toplanma"ya gidilmesi 1972 yılının kalan süresini koşullandırdı.
      1972 yaz aylarından itibaren, Kesintisiz Devrim-I ve yeni ortaya çıkmaya başlayan Kesintisiz Devrim II-III (çok az da olsa) okundu. Her dönemde olduğu gibi, okulların açılması ile nisbi bir hareketliliğin ortaya çıkması 72 sonlarında belirli bir oluşum yaratmaya başladı. Ancak revizyonizm ve pasifizm (özellikle TKP ve Doktorculuk) kendisine uygun bir ortam bulmuştu. Bu koşullar içinde, devrimci teorinin savunulması bile başlı başına bir eylem olmaktaydı.
      1971-72 döneminde yakalanan unsurların büyük çoğunluğunun, mahkemelerde ihanetlerini açıkça sergilemeleri ve silahlı devrimci mücadeleyi en adi biçimde suçlamaları, 71'in yarattığı etkiyi ve dinamizmi ve de yeni yeni oluşan birliği geniş ölçüde sarstı. Daha o günlerde, genel teorik eğitimi eksik ve buna bağlı olarak özeli kavrayamayan pek çok genç ve samimi unsur, büyük bir şaşkınlıkla sağa-sola dağıldılar.
      73 yılına işte böyle bir hava içinde girildi. Bu sıralarda TİKKO'nun ortaya çıkması ve daha adının bile duyulmadan dağıtılması, tüm soldaki oluşum (aynı yöndeki oluşum) hızlandırdı.
      73 Ekim seçimlerinin yapılacağının kesinleşmesi, herşeyin daha ciddi ve kalıcı biçimde yapılmasını zorunlu kılıyordu. Oportünizm ve revizyonizme karşı ve bunların silahlı devrimci mücadeleye yönelik saldırı ve tahrifatlarına karşı açık bir mücadele koşulları mevcut değildi.
      Hapishanelerde bulunan unsurlar ise, "uslu durmayı", "hiç bir şey yapılmaması"nı söyleyerek, tüm çabaları engellemeye çalışıyorlardı. Bu durumda devrimci olarak yapacak hiç bir şey görmeyen tüm samimi unsurlar, seçim havası içinde "CHP için", "CHP içinde" çalışmayı "devrimci" çalışma olarak kabul ediyorlardı.
      Bu durumda silahlı devrimci mücadeleyi savunanların önünde iki yol vardı: Ya her türlü örgütlenme çabaları ilerideki (seçim sonrası) "elverişli şartlara" bırakıp, içerdekilerin de "tavsiye" ettiği gibi "okuma ve araştırmaya" yönelinecekti; ya da ne kadar zor olursa olsun, küçük çaplı da olsa örgütlenme çalışması sürdürülecekti.
      Ve ikinci yol tercih edildi. Belirli sınırlar içinde de olsa, genç ve samimi bir avuç unsur biraraya gelmişti. Ancak ne örgütsel tecrübe, ne de ideolojik seviye mevcuttu. Bu durumda pek çok şeyin arasında, ideolojik seviyenin yükseltilmesi yönündeki çalışmaya ağırlık verildi. Bir yandan öğrenci hareketin içinde, öğrenci kesiminin akademik-demokratik örgütlenmesi yürütülürken; diğer yandan da çeşitli bölgelerdeki unsurlarla bağ kurmaya çalışılıyordu.
      Bu yıl aynı zamanda, 71 silahlı devrimci hareketin yenilgiye karşın, başarısının ülke politik yaşantısında ortaya çıktığı dönemdi. 73 seçimleriyle birlikte CHP, 71'in kitleler üzerinde yarattığı sempatiyi ve politize olmayı kullanarak, seçimlerden "en büyük" parti olarak çıktı. 12 Mart öncesinde "umudunu" düzenin şu ya da bu partisine bağlamış olan kitleyi politize eden silahlı devrim cephesi, bu potansiyeli kullanamadığı için, yeni "umut"lara yönelinmesini engelleyemedi. Ve artık kitlelerin "umudu" Ecevit olmuştu. Böylece ülkemiz devrimci mücadelesinde niteliğinin kitlelere bizzat siyasi pratik içinde gösterilmesi gereken bir olgu belirginleşmiştir.
      73 sonları ve 74 başlarında ağır baskı koşulları, yerini nisbeten daha rahat bir ortama bıraktı. Bu ortam oportünizme ve revizyonizme en elverişli koşulları yarattı. Solda "İlke-Kitle" olarak bilinen (ve daha sonra TSİP haline dönüşen) revizyonistler geniş bir örgütlenmeye girdiler.
      TKP'sinden TİP ve Doktorcusuna kadar her çeşit revizyonist ve oportünist kesimlerin ortak bir hareketini içeren bu oluşum "71 hareketini savunan" unsurlar arasında yeni bir oluşum yarattı.
      "İlke-Kitle" oportünistleri, daha dergilerinin ilk sayısından itibaren silahlı devrimci harekete saldırmaya başladılar. Bunların dayanak noktası Rus devrimi olmaktaydı. Bunun üzerine "Rus Devriminden Çıkan Dersler" yayınlandı ve peşinden de Mahir Çayan yoldaşın Toplu Yazıları çoğaltıldı.
      O günlerde silahlı devrimci mücadeleyi savunanlar, 72 döneminde olduğu gibi, "silahlı devrim cephesi" şeklinde bulunuyordu. THKP-C ve THKO şeklinde bir ayrım yapılmamaktaydı. Ancak "Rus Devriminden Çıkan Dersler" ve "Toplu Yazılar"ın yayınlanması, ilk kez bu ayrımı vurguladı. Artık Türkiye solunda "Cepheciler" mevcuttu. Bu da 71 silahlı devrim mücadelesinin savunulmasında bir nitelik sıçraması yapılmasını sağladı. Artık çabalar örgütlenme ve örgüt kavramları ile bütünleşmeye başladı. Oportünizmin ve revizyonizmin Rus devrimine dayanarak yürüttüğü saldırıların etkisi sınırlandırılınca, bu kez "yeni" yöntemler uygulanmaya başlandı. Bunların başında Kesintisiz Devrim II-III'e yönelik tahrifatlar gelmekteydi. Oportünistlere göre, Mahir Çayan yoldaşın "böyle bir yazısı yoktu"! Günümüze kadar gelen bu konudaki gelişmelerin başlangıcı olan bu "iddia" "Toplu Yazılar"ın yayınlanması ile geniş ölçüde boşa çıkartıldı. Ancak bu olay, oportünizmin daha sonraki saldırı ve tahrifatları ile birlikte düşünüldüğünde ne yapmayı amaçladığı anlaşılabilir. Onların amacı, 71'in yarattığı etkiyi (buna CHP'den kalan etkiyi demek daha doğrudur) kendi oportünist amaçları için kullanmaktı.
      "Tarihte devrimci düşünürlerin öğretileri ile, kurtuluşları için mücadele veren ezilen sınıfların önderlerinin başına gelen şey, bugün de Marks'ın öğretisinin başına geliyor. Egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri ardı arkası gelmez cezalarla ödüllendirirler, öğretilerini en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en taşkın yalan ve karaçalma kampanyalarıyla karşılarlar, ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsız ikonlar durumuna getirmeye, söz uygun düşerse, azizleştirmeye, ezilen sınıfları 'teselli etme' ve onları aldatmak için adlarını bir hale ile süslemeye çalışırlar. Böylelikle devrimci öğretileri değerden düşürülür ve ihtilâlci keskinliği törpülenir. Burjuvazi ve işçi hareketi oportünistleri bugün ise Marksizmi 'evcilleştirme' biçimi üzerinde birleşiyorlar, öğretinin devrimci yanı ve ihtilâlci ruhu unutuluyor, siliniyor ve değiştiriliyor. Burjuvazi için kabul edilebilir ya da böyle görülen şeyleri ön plana çıkarılıyor ve övülüyor." (Lenin) [430] (abç)       Lenin'in Marks için söylediği bu sözler, ülkemizde de aynen gözlenir. Oportünizm, Lenin'in belirttiği biçimde ilk kez bu dönemde (1974) ortaya çıktı. Önceleri "eli bıçaklı, beli silahlı" anarşizm diye "eleştiri"len, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi ve bunun formüle edildiği Kesintisiz Devrim II-III, giderek "yanlış bir hareketi jüstifiye (haklı gösterme) etme" çabaları (HY'nun "proleter devrimci" (!) saflarına geçenlerince- 1975), "troçkizm ve ultra- emperyalizm teorisi" (TSİP-1975), "Debrayizm, sol fokocu anlayış" (KSD) olarak "eleştirildi". Bu uygulama uluslararası revizyonizmin çizgisini savunanlarca yürütüldüğü anlamda büyük öneme sahip değildi. Bu kesimin çabaları, daha çok "azizleştirme" ve ölen devrimcilerin "adlarını bir hale ile süsleme" açısından önem kazanıyordu. Bu revizyonist unsurlar, bu yolla "devrimci öğretileri, değerden düşürür ve ihtilâlci keskinliği törpülenir" duruma getirilmesine yardımcı oluyorlardı. "Şanlı 71 direnişi", "Kızıldere bir manifestodur", "yiğit yurtsever devrimciler" vb. ifadeler bunun somut görünümüdür.
      THKP-C içinden çıkan ve ona sahip çıktığını "ima eden" oportünistlerin durumu, Lenin'in sözlerine daha çok uygundur. Bunlar "gözle görülmez, denebilirse cezalandırılamaz biçimde, derece derece partilerine fesat sokan ... yeni ilkeler için" (Lenin) mücadele veren en tehlikeli oportünistlerdir.
      Bunların görevi ise, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni "evcilleştirme" dir. Bunlar Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin ve THKP-C'nin "burjuvazi için kabul edilebilir ya da böyle görünen şeyleri ön plana çıkartılıyor ve övülüyor". Bunlarca silahlı propaganda "cazip bir eylemin bezirganlığını yapma" olarak tanımlanıyor ve Öncü Savaşı "taktik evre veya ara aşama" olarak ele alınıyor. Bunların Türkçesi ise; Öncü Savaşı belirli koşullarda söz konusu olabilir, bu koşullarda 12 Mart dönemleridir; sizler (yani oligarşi) 12 Mart dönemi gibi bir dönemi bir daha yaratmayın, bizde uslu devrimci (!) gençler olarak Öncü Savaşı yapmayız. [101*] Hem siz Kesintisiz II-III'e bakmayın, öyle görüldüğü gibi tehlikeli değildir. Onun tehlikeli görülmesinin nedeni "tashih" edilmemiş olmasındandır. Eğer Mahir sağ olsaydı "tashih" edip düzeltirdi. Biz bunu yapıyoruz. Ama bunu anlamayan bazı "aceleciler" var, tehlikeli olabilirler. Hem bizim onlarla hiç bir ilişkimiz yok ve şu anda "nerede ve neyle iştigal ettiklerini bilmiyoruz"!
      Bu oportünistler ("evcilleştirme" çabalarını) bunlada yetinmezler. Mahir Çayan posterleri ile "onlar" sözleri ile "adlarını hale ile süsleme"ye özel gayret gösterirlEr. Silahlı devrimci mücadeleyi örgütsüz bir "hareket"e indirgeyip, bunu "THKP-C Hareketi" sözleri ile resmileştirirler. (Öyle ya THKP-C ile THKP-C "Hareketi" aynı şey değildir. Birincisi bir örgütü ve örgütlenmeyi ifade etmesine karşın; ikincisi niteliksiz bir süreci ifade eder.)
      Bu oportünistlerin, 71 için "kazanılmış mevzilerin savaşsız terkedilmemesi" olarak yaptıkları tesbitte bu yüzdendir. Gerçekte ise, "... bunlar, düşman topçuğunun ateşine maruz bulunan geçici mevzilerdir. Bu mevzilerin adı parlementodur, yasallıktır, yasal ekonomik grevdir. Ücret artışıdır, burjuva anayasasıdır, bir halk kahramanının serbest bırakılmasıdır ... ve işin en kötü tarafı şudur ki, bu mevziler elde etmek için bile, burjuva devletinin oyun kurallarını kabul etmek ve bu tehlikeli siyasi oyuna katılmak iznini alabilmek için uslu ve aklı başında insanlar olduğumuzu, hiçbir tehlike arzetmediğimizi; örneğin kışlalarla ve trenlere saldırmak, köprüleri uçurmak, katilleri ve işkence uzmanlarını cezalandırmak, dağlara çıkıp ayaklanmak ya da yumruklarımızı sert ve kararlı biçimde kaldırarak halklara son kurtuluş mücadelesinin kesin müjdesini vermek gibi tehlikeli işlerle bir alış-verişimiz olmadığını ispat etmek lazımdır." (Che) [431] (abç)
      Ve bu oportünistler işte bunu "ispat etmek" peşindedirler.
      İşte 74 yıllarından itibaren başlayan revizyonist ve oportünist saldırıların gelişimi ve amaçları budur.
      Bu dönemde THKP-C/HDÖ, bağımsız bir siyasi örgüt (THKP-C/HDÖ olarak) değil, bazı kişilerin içerden çıkmasını bekleyen küçük bir grup idi. Bu dönemde sağlam unsurlar örgütlenmeye çalışmakla beraber, hiçkimse bu örgütlenmenin ilerde Türkiye devrimini gerçekleştirmeyi üstleneceğini düşünmüyordu. Ogünkü genel düşünce, afla birlikte dışarı çıkacak olan bazı arkadaşlarla birlikte Öncü Savaşına devam etmekti. Böylece herşey yeniden değil, az da olsa varolan bir yapının üzerinde yükselecekti. Ancak kısa sürede (af sonrası) bu düşüncemizin yanlışlığını anladık. Aslında bu kişilerin arkadaşlığından öte "cazip şöhreti" bizleri bu düşünceye itmişti. Pratikte görüldü ki, bu kişiler "eski" olmak ve bunun getirdiği "cazip şöhret" ten başka hiçbir özellikleri yoktu. Bu dönemde, "cazip şöhretler"in gerçekte tırnak içinde cazip şöhret olduklarını anladık.
      İlk olarak THKP-C Genel Komite üyeliği yapmış bir kişinin 8 sayfalık bir yazısı ile içerdekilerin ("cazip şöhretlerin") niteliği açığa çıkmaya başladı. Daha sonra, bugünkü KSD yöneticileri ile yapılan görüşmelerde bunların sağa saptıkları açığa çıktı. Bu kişilere göre çgeçmiş ve Öncü Savaşı yanlıştır". Doğrusunun kendileri için ne olduğu sorulduğunda ise "doğrusu bulunur" diyorlardı. Ve KSD o günden (1974 sonları) bugüne dek "doğruyu bulma" gayreti içindedir. (O tarihlerde ise -Acil'de de belirtildiği gibi- "felsefe" ile uğraşıyorlardı).
      Bunlardan sonra, ne yaptığı ve kimle birlikte olduğu belli olmayan bazı kişilerle konuşuldu. Daha sonra DG-Y oportünizmini oluşturan bu kişiler, bizlerce bazı şeyleri bilmeselerde "samimi ve namuslu" kişiler olarak kabul ediliyordu (zaman içinde bunların samimiyet ve namusluluğununda tırnak içinde olduğu da ortaya çıktı). Bu kişilerle yapılan görüşmelerde (Öncü Savaşı ve silahlı propagandayı kabul ettiklerini söylüyorlardı) Öncü Savaşı ve silahlı propaganda ile ilgili olarak örgütlenme ve hazırlık aşaması konusunda (o günlerin temel sorunuydu) hiçbir şey söylemediler. Mahir'in yazılarını tekrar okuyacaklarını, tekrar düşüneceklerini ve geçmişin eleştirisinin mutlaka yapılması gerektiğini söylediler. Silahlı devrimci mücadelenin değil, hertürlü mücadelenin eleştirisi mutlaka yapılmalıdır. Ama neye göre, nasıl, niçin eleştirilecektir? Eleştiriye hangi yönden yaklaşılacaktır? THKP-C'nin ideolojik-politik çizgisi mi yanlıştır, yoksa bu çizginin tüm gerekleri yerine getirilememiş midir? THKP-C'nin "ideolojik temellerinin eksik ve sağlam olmayışı"[432], yoksa Öncü Savaşı ruşeym halinde darbe yemesi ve bunun üzerine döneklik ve hainliğin ortaya çıkması mı, eksik ve sağlam olmayan örgüt yapısını yaratmıştır? Bu sorulara açık cevaplar getirilmeden yapılacak eleştiriler, eleştiri olmaktan öte THKP-C'yi "evcilleştirme" olur ve de öyle olmuştur.
      İşte bu ilişkiler içersinde (1974 Şubat) CHP-MSP koalisyonu kurulmuştu. Bu koalisyon döneminin en belirgin özelliği siyasi af, Kıbrıs çıkartması ve enflasyonist politikadır. Kıbrıs'ın yarıya yakın kısmının işgal edilmesi, bugünden sonra oligarşinin sorunlarının içinde "Kıbrıs sorunu" baş köşeyi işgal etti.
      Özellikle CHP'nin kücük üreticilere yönelik taban fiyatı ve "ücretlerin fiyatların önünde gitmesi" gibi uygulamaları, her ne kadar ekonomiye canlılık getirmişse de, enflasyonist gidişi hızlandırmıştır (emisyon hacminin büyümesi). Keza Kıbrıs savaşı harcamaları da (yaklaşık 1 milyar dolar) bütçeye önemli bir yük getirmiş ve bunu karşılamak için alınan tedbirler enflasyonu daha da hızlandırmıştır.
      CHP, MSP ile ortaklığı döneminde, gerek Kıbrıs çıkartması ile sağladığı "prestij", gerek İstanbul sanayi burjuvazisinin desteğini sağlaması, gerekse yüksek taban fiyatları ile köylülüğün taleplerine cevap vermiş durumdayken, bir başka deyişle kendini güçlü bir iktidar olarak gördüğü bir sırada, MSP ile anlaşamadığını ve ortak programın işlemediğini ileri sürerek ortaklığa son vermiştir. Açıktır ki, CHP bu manevrası ile birlikte ileri sürdüğü erken seçim için gerekli sınıfsal desteği sağladığını hesap ederek hükümetten çekildi. Bir diğer hesabı da, "diğer partilerin gerek iç çelişkileri, gerekse parlamento aritmetiği" bakımından uzun süre ayakta kalabilecek bir hükümet kurabilme olasılığını görmemesidir.


      b- İkinci dönem (1975-26 Ocak 1976)


      CHP-MSP koalisyonunun 1974 Eylül-Ekim aylarında sona ermesi ile birlikte, çaskerliğini yapmış bir ekonomi"nin durumu ve politik ve sosyal bunalımın hızla derinleşmesi karşısında bir "erken seçim" formülü çözüm olamazdı. Tersine seçim ortamı ile koşullar daha da ağırlaşacaktı. Bunun yerine ekonominin sorunlarını geçici olarak da olsa düzenleyecek, 71'den beri sürekli gelişen sosyal uyanış ve açık politik tepkileri pasifize edicek (ve de oligarşiyi yedekleyecek) bir uygulama zorunluydu. Bu uygulama için "erken terhis" olmak zorunda kalmış ekonomiyi yeniden "askerliğini" yapmaya (tamamlamaya) yöneltici yöntemler, oligarşi için bir son olabilirdi. Bu yüzden partileri yolu ile uygulamaya girmek daha doğru olacağı gibi, ileride oligarşi için yeni alternatifler yaratabilirdi. Bunun üzerine AP, önce DP'yi parçalayarak, daha sonra da bağımsızları (DP'den ayrılanlar) yanına çekerek, MSP-CGP-MHP ile MC'yi kurdu. I. MC olarak bilinen bu koalisyonda MSP, iktidarda olmaya devam ederek, yürütmenin olanaklarından yararlanarak, siyasal etkinliği güçlendirmek ve bu siyasal etkinliğini kullanarak sınıfsal tabanına (küçük ve orta sermayeye) çeşitli olanaklar sağlamayı amaçlıyordu. MSP, parti olarak, oligarşiye oligarşik yönetime karşı değildir. MSP için önemli olan temsil ettiği sınıfların da oligarşi içinde yer almasını sağlamaktır. 12 Mart öncesi ve sonrası uygulamalarla oligarşi içinden tasfiye edilmiş olmalarına karşın, böyle bir düşünceyi sürdürmesi Erbakan'ın kişiliğinde ortaya çıkan "tutarsız beyanlar"ın maddi temelini teşkil eder. I. MC'nin kuruluşunda bu hesaplar içinde olan MSP, sınıfsal tabanının oligarşiyle olan "uyum" durumunu öne çıkartmak zorunda kalmıştır.
      CGP, tekelci sermayenin bürokrat sözcülerinin ve büyük toprak sahiplerinin bir partisi olduğu gibi, oligarşik yönetimin "usta" uygulayıcılarındandır. 12 Mart'tan itibaren tüm hükümetlerde yer almalarının temel nedeni budur. I. MC'ye katılmasının nedeni de bu özelliğidir. (Daha sonraları CGP'den bir milletvekilinin istifası üzerine, grup varlığını devam ettirmek için AP'nin bir millekvekili "ödünç" vermesi bunu kanıtlar.)
      MHP ise, 12 Mart döneminin bir dersi olarak, oligarşi tarafından yaşatılan ve güçlenmesi istenen bir partidir. MHP'nin oligarşinin milis gücü görevini yerine getirebilmesi için, hükümette bulunması zorunlu olmaktadır.
      I. MC, Mayıs'tan 12 Ekim 1975 ara seçimlerine kadar, tüm devlet olanaklarını sermaye kesimine aktarmaya başladı. Ancak bu uygulama ne tek uygulamaydı, ne de 1977 lerin durumundaydı.
      1971 döneminde tekelci burjuvazinin girişimlerinin başarıya ulaşamaması ve zorunlu olarak diğer sömürücü sınıf ve tabakalara tavizler vermesi, ülkedeki milli bunalımın hızla derinleşmesine neden olmuştur.
      I. MC'nin bu buhranlardan sıyrılabilmesi için lehinde olan ekonomik şartların başında, DÇM stoklarının fazlalığı ve tahıl rekoltesinin yüksek olmasıdır. Ancak kitlelerin tepkileri hızla açık hale dönüşme eğilimi içindedir. I. MC döneminde ortaya çıkan buhranlar tamamen kendiliğinden (devrimcilerin subjektif müdahalesi olmadan) ortaya çıkmıştır. Bir başka deyişle, milli bunalım (olgun olmayan milli kriz) tamamen kendiliğinden derinleşmiştir.
      12 Ekim seçimleriyle birlikte ülkede siyasal görüntüde bazı değişimler olmuştur. (1978 Türkiye'sindeki siyasal durumun temeli bu değişimlere dayanır.) MSP'nin, MC içinde küçük va orta sermaye yönünde, bunların çıkarlarını gözeten somut adımlar atamaması, kitle desteğini önemli ölçüde yitirmesine neden olmuştur. CGP ise, özelliklerinden dolayı, gelişmekten çok varlığını devam ettirme zorunluluğu sonucu, kendini iyice AP'ye bırakmıştır. MHP ise, yeni bir dönem başlangıcında olduğu için, 12 Ekim seçimlerinde de önemli gelişme gösterememiştir. Bu durum MC içindeki partiler arasında bir dizi çatışma doğurmuştur. MSP seçim sonuçları üzerine, kendi içinde çatlamaya başlamıştır. Bunu engellemek amacıyla, "uyum" yerine "çatışma ve ayrılığı" öne çıkarmıştır. MHP ise, daha etkili olabilmek için daha geniş olanaklar ve güvence istemiştir. Ve bunun sağlanması ile de daha "aktif" hareket etmeye başlamıştır.
      "Hükümet cephesindeki bu gelişmelerin yanında, özellikle seçim öncesi gündemde olan kitle memnuniyetsizlikleri ve tepkileri yeniden görülmeye başlanmıştır. Yavaş yavaş kırlarda yayılmaya başlayan bu tepkilerin yoğunlaştığı kesim, öğrenci gençlik olmaktadır. Öğrenci gençlik, toplumun en dinamik ve canlı kesimidir. Bizim gibi ülkelerde öğrenci gençlik toplumun bütün çelişkilerinin yansıdığı bir kesimdir ve kendi dinamiği ile birlikte, özellikle şehirlerde işçi sınıfından sonra ikinci politik güç halini almıştır. Bu nedenle öğrenci gençlik olayları toplumdaki çelişkilerin ve sınıf çatışmalarının bir yansıma alanıdır ve öğrenci gençlik, oligarşinin daima baskı ve terörüne maruz kalmıştır.
      Bu nedenle son öğrenci gençlik üzerindeki baskı ve saldırıların ve patlak veren olayların 12 Mart öncesinin tekrarı olarak görmek büyük bir hatadır. Ülkemizde öğrenci gençlik olayları her dönemde olmuştur ve devrime kadar da olacaktır.
      Ne varki, özellikle 12 Ekim sonrasıyükselen olaylar, kaba hatlarıyla 12 Mart öncesine benzemektedir. Tarih bir tekerrür, basit bir tekrarlar değildir. Tarih aşağıdan yukarıya doğru yükselen, kökleri maddi üretime dayanan sınıf mücadelerinin politik olaylar dizisidir.
      Elbetteki, Türkiye 12 Mart öncesinde de oligarşik yönetimle idare ediliyordu, bugün de aynı yönetim hakimdir (olayların 12 Mart öncesi ile benzerlik nedeni). Ancak meydana gelen olaylar aradan geçen 5 yılın gösterdiği farklılıkları taşımak durumundadır. Sınıflar arası ilişki ve çelişkiler 5 yıl öncesinden (temel çelişme aynı kalmak üzere) gerek boyutları gerekse de seviyesi itibariyla farklıdır. Zamandaki bu farklılık yer unsurunun aynı olmasına karşılık biçimsel benzerlikleri açısından da farklıdır."
[433] (abç)
      İşte bu ilişki ve çelişkiler içersinde kendiliğinden bozulmaya yönelen suni dengeyi devam ettirmek I. MC (ve bundan sonraki tüm hükümetlerin) temel görevi olmuştur.
      1971 döneminden farklı olarak, suni denge, oligarşinin resmi zor güçleri (ordu, polis vb.) tarafından değil, faşist milis güçleri aracılığıyla yürütülen siyasi zor ile devam ettirilmeye çalışılıyordu. Faşist milis güçlerinin bu saldırılarının bu temel nedeni görülmeyince ortada anlamsız "katliamlar" kalır. Keza faşist milis güçlerinin saldırılarının, bir kısım baskı tedbirleri (DGM gibi) dayanak olsun diye yürütüldüğünü sanmak ta, aynı şekilde temel nedeni gözden kaçırdığı için, yanlıştır.       "Bugün ülkemizde siyasal gelişmelerde MHP, kitleleri gerek ideolojik etki altına alınması gerekse pasifleştirilmesi için önemli bir görev üstlenmiştir. Başka bir ifadeyle, oligarşi kitleleri pasifleştirmede faşist milis güçlerini kullanmaktadır. Hükümetler, bu saldırı ve sindirme eylemlerini 'adi vakalar' olarak lanse etmekte ve devletin araçlarıyla bazı durumlarda fiilen pasifikasyonu yürütmektedir. Bu işleyiş oligarşik yönetimin normal bir işleyişidir ve mutlaka tavır alınması gereklidir. MHP militanlarına karşı alınacak tavır tek başına ele alınamaz. MHP oligarşinin yaşattığı bir güçtür. Bugünkü görevi kitleleri pasifleştirmek ve şövenist sloganlarla kitleleri ideolojik etki altına almak olduğu halde devrimci hareketi saptırma görevini de üstlenmiştir. Hedef devrimcileri sınıf mücadelesinden saptırma ve kısa bir 'vuruşma'a indirgemektir.
      Bu durumda MHP'ye karşı alınacak tavır ihmal edilemez. Ancak mücadelenin tek boyutunuda teşkil etmez. MHP'ye karşı alınacak tavır, oligarşinin siyasal zoruna karşı alınacak tavır içinde mütalaa edilmelidir. MHP'ye karşı verilecek mücadele oligarşik devletin araçlarına karşı olan tavrın içindedir. Klâsik faşizmin ideolojik, MHP'nin sınıfsal desteği ve kitlelerle olan çelişmesi dikkate alınmalı ve olaylar içersinde oligarşik devlet-MHP işbirliği kitlelere gösterilerek, gerek MHP' nin ideolojik etkileri kırılarak, gerekse oligarşinin kitlelerden tecrid edilme görevi yerine getirilmelidir." [434] (abç)
      1975 yılındaki mevcut durum ve devrimci taktik kısaca budur. Bu mevcut durumda ülkemiz solu ise, tam bir pasifizm ve kendiliğindencilik içersinde bulunmaktadır. 1978 yılındaki durum, bu dönemde kendini açığa çıkarmıştır.
      CHP, gelişen olaylar karşısında hemen hükümete talip olmuş ve hükümet olursam olaylar sona erer mantığı ile kitleleri itidale (!) davet etmekteydi. II. MC döneminde de aynı tavır içinde olan CHP'nin bu yaklaşımının anlamı ise, sınıf mücadelesinin gözardı edilmesi ve pasifikasyonu desteklemesidir. "Demokrat" çıkışlarının ardında hükümet olma talebi mevcuttu. Türkiye solu işte CHP'nin bu tavırlarının peşine takılmış, kuyrukçu bir çalışma tarzını benimsemişti.
      TİP, TSİP, TKP modern revizyonistleri, gelişen siyasal olayları ve karşı-devrimin taktiklerini "oyun" olarak görmekte, yani bu olayların ve taktiğin solu "harekete" itmeyi amaçlayan bir "numara" olarak ele almaktadırlar. Ve "oyuna gelmeyelim" mantığı ile CHP kuyruğuna takılarak, kitle pasifikasyonuna yönelik olaylara gözlerini kapamışlardır.
      TEP-PDA (Halkın Sesi olarak)-HK (Yoldaş olarak) oportünistleri de "faşizm geliyor" (!) çığlıkları ile demokratik muhalefeti örgütlemeye girişmişlerdir. Genel olarak "sosyal-emperyalizm" kâşiflerinin (!) daha sonraki tüm tavırları bu anlayışın ürünüdür. Ki daha sonraki yıllarda "faşizm tırmanıyor", "faşizm geliyor" vb. zırvalıkların temeli bu dönemde atılmıştır.
      Yine bu dönemde THKP-C'yi "savunanlar" arasındaki farklılık ortaya çıkmıştır. Daha o günlerde bir isime, daha doğrusu bir dergiye sahip olmayan KSD oportünistleri ile DG-Y oportünistleri, aynı alanda, aynı görüşleri ileri sürmekteydiler. Bunların temel görüşü, faşist milis güçlerinin karşısında "demokratik muhalefeti her alanda geliştirmek ve topyekün bir direniş sağlanmak" şeklinde ortaya konuluyordu. Bu görüşün taktiği ise, "siyasal mücadelenin öne çıkarılması" ve kitleleri faşizme karşı kitle örgütlerinde (legal) mevzilendirmekti. Ancak öne çıkartılması söylenen "siyasal mücadele" ile demokratik kitle örgütlerindeki siyasal mücadelenin öne çıkartılması ifade edildiğinden, silahlı propaganda sözkonusu değildi. Daha sonra bu taktiğin (!) demokratik kitle örgütlerini ele geçirmeye yönelmesi ile "ideolojik mücadele öndedir" şeklinde değişimi gündeme geldi (1977-78 "direniş komiteleri" işte bu anlayışın ürünüdür). Bu kesim, "esas görev gençliğin merkezi üst örgütünü (federasyonu) yaratmaktır" diyerek somut görevler tesbit ediyorlardı. Gençliğin merkezi üst örgütü (federasyon) ile demokratik muhalefet geliştirilip, topyekün hale getirilecek ve faşist milis saldırılar engellenecekti. Ama ;       "Somut hiç bir zaman bizim keyfi niyetlerimize göre şekillenemez. Biz istesekte, istemesekte olayalar kendi objektif gelişmesini (özellikle karşı-devrim taktikleriyle) yaşamaktadır. Kendimizi ne hayallerle avutabilir ne de kenara çekebiliriz. Devrimci mücadelenin sorumluluğunu duyan her devrimci gelişen olayları ve ülkeyi doğru bir şekilde tahlil ve ona uygun düşen taktik tavrını belirlemek zorundadırlar. Eğer kendilerini demokratlıkla sınırlamıyorlarsa doğru taktikleri benimsemek zorundadırlar. Aksi taktirde karşı devrimin saldırıları karşısında gençlik örgütlerinin (isterse federasyonu gerçekleştirsinler) 12 Mart sonrası Dev-Genç militanlarının durumuna komik bir biçimde düşmek durumunda kalırlar. Tarih ikinci bir Dev-Genç olayına müsade etmiyecektir." [435]       Evet, 1975'de söylenen bu sözlerin gerçekliği 1977-78 Türkiye'sinde açığa çıkmıştır (federasyon olayının nasıl hikaye olduğunu herkes bilmektedir). Bugünlerde DG-Y oportünistleri "yeni Dev-Genç" hayalleri ile genç ve samimi unsurları oyalarken, gerekçe olarak faşist milis saldırıların öğrenci hareketine yönelik olmasını ve "günümüz 65-71 döneminden muhteva olarak farklı değildir" tezlerini ileri sürüyorlardı. Herşeyden önce kendilerini demokratlıkla sınırlamıyorlarsa, laftada olsa "devrimci" olduklarını beyan ediyorlarsa ve hele hele Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni savunduklarını ifade ediyorlarsa, bu tezlerinin yanlış ve sakat olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Nitekim daha sonraki yıllar bunu kanıtlamıştır. 76 yazında türlü "ilişkilerle" "federasyon" oluşturulmuştur. Ancak isminden ve "federasyon başkanı"nın beyanatlarından başka hiçbir şey mevcut olmamıştır. Ayrıca "federasyon"un DG-Y oportünistlerinin ayak oyunları ve samimi unsurları oyalama amacıyla kurulmuş olması, bu oportünistlerin kendilerine "özgü" "yol"larını gösterir. Bir dönem "Cephecilik" ticareti ile uğraşan bu kişiler, sonra "Dev-Genç" ("öğrenci gençlik federasyonu" olarak) ticaretine yönelmiş ve en sonunda da "THKPC Hareketi" ticaretine başlamıştır.
      1975 yılında THKP-C/HDÖ ise, ilk kez Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin genel ilkeleri üzerine görüşlerini yayınlamıştır. "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I" yayınlanması ile, solda emperyalizm ve bunalım dönemleri üzerine geniş ve sistemli bir tartışmanın başlaması ve oportünist (özellikle TSİP) tahrifatların geniş ölçüde engellenilmesi, solda yeni oportünistlerin çıkmasını getirdi. Bu oportünist unsurlar, TDAS-I'e karşı olmayı "siyasetlerinin" varlık şartı olarak görüyorlardı. Ülkenin somut koşullarından ve 71'in yarattığı etkiden, ancak kendi oportünist amaçları için yararlanabildikleri ölçüde haberdar olan oportünistler, "cephecilik" ticareti ve "71'in devamı" (!) için "Acil"de yer alan pek çok konu ve görüşleri "montaj"larla, aynen aktararak kendi görüşleri olarak lanse etmekte ve bu "montaj" fikirleri ile "Acil"in yanlışlığını (!) kanıtlamaya çalışıyorlardı. Bunun en açık örneği DG-Y oportünistlerinin yayınladıkları "Emperyalizm ve Yeni Sömürgecilik" broşürüdür. Bu broşürün ilk 20 sayfalık bölümü "Acil"in montajlı bir aktarmasından başka bir şey değildir. O kadar ki TSİP revizyonistlerinin emperyalizmin bunalım dönemleri ile ilgili "eleştiri" leri, kelimesi kelimesine aynen aktarılmıştır. Bu "montaj"cılıklarına karşın "Acil"e karşı en ağır saldırı ve tahrifat "mücadele"si vermeyi de ihmal etmemişler ve "Acil"e III. bunalım dönemini "inkar" ediyor diye saldırmışlardır. 1978'de ise emperyalizmin bunalım dönemlerinin ayrılmısını "mekanik" ve "şematik" olarak ifade ederek, "geçmişte yanlış" yaptıklarını ifade etmektedirler. Bakın ne diyorlar :       "Bu konuda hatalı kavrayışımız, emperyalizmin tahlillerinde çok sık olarak görülür. (...) Ortaya konan tahliller ve formülasyonların, hatalı bir bir şekilde ele alınmasıyla genel ve soyut bir 'bunalım dönemleri sorunu'nun ortaya atılması, hemen hemen herşeyin bunalım dönemlerine göre tasnif edilmeye çalışılması sıkça karşılaştığımız (ya da içine sıkça düştüğümüz) bir eğilimdir. Bu katagorileşme ve şematize etme eğilimi sonucu olarak bunalım dönemlerinin (genel olarak) birbirinden ayıran temel kıstasların neler olduğunu 'bulmaya' yönelen gayretlerle konunun devrimci bir çözümlenmesindeki tüm özlü noktaların ortadan kaldırıldığını hatırlatmak gerekir. Bunalım dönemlerine göre sermayenin üretken olan veya olmayan alanlara yönelmesi, sermayenin bileşiminin değişimine göre bunalım dönemleri şemaları oluşturulması, çelişmelerin I., II. ve III. bunalım dönemlerine göre tasnif edilmesi ve ilanı ... Bu ve benzeri zorlamalar sonucu, oportünistlerin çarpıtmalarına olanak tanıyan hataların içine düşmemiz devrimci tahlillerin bulanıklaşarak anlamını yitirmesi mümkün olmaktadır." [436] (abç)
      "Soyutlamalar ve şemaların konunun ilk ilk öğrenilmesinde belirli bir kolaylık sağladığını söylemek mümkündür. Ama unutulmamalıdır ki, her soyutlama ve katagorileşme hayatın griftliğinden bir uzaklaşmadır. Teorinin hayattan koparak kalıplaşması istenmiyorsa, şematizmden kesinlikle kaçınılmalıdır." [437] (abç)
      Bakın "ilk öğrenilme" sürecinde neler diyorlar:       "Emperyalist sömürünün sürdürülüşündeki, emperyalistler arası ilişkilerdeki değişikliklerin incelenmesi, yani somut şartların somut tahlili gereklidir. Bu her ülkede devrimin yolunu aydınlatmak için şarttır." [438](abç)       "Şarttır" demek yerine, şimdi (1978'de) "o zaman şarttı" demek gerekiyormuş meğer!
      Birde şu soyutlama ve şemaların "hayatın griftliğinden uzaklaşma"yı getirmesine ve bundan "kesinlikle kaçınılmalıdır"a değinelim. Mahir Çayan yoldaş şöyle diyor:       "Elbette hayat hiç bir zaman şu ya da bu şemalandırmaya harfiyen uygun akmaz. Her soyutlama ve şemalandırma gerçeğin bir kısmını ihmal eder, bir kısmı ise ister istemez abartır. Fakat teorik tahlil, hayatın griftliğini ve çok yanlılığını kolay anlaşılır hale getirerek, eylem kılavuzluğu görevini yerine getirir." (Kesintisiz Devrim-I) (abç)       Evet, işte DG-Y'nin "kesinlikle" kaçınmak gerektiğini söyledikleri "şema ve soyutlamalar" budur! Ama onlar için "hiç bir şeyin" önemi ve anlamı yoktur. Yeter ki, kimse kendilerinin oportünistliklerini söylemesin! "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"in yayınlanması soldaki oportünistlerin yüzünü iyice açığa çıkarmıştır. Ancak "Acil"in önsözünde de belirttiğimiz gibi, o günkü solun durumundan dolayı, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin temel ve genel ilkelerinin kapsayan o günkü somut koşullar çerçevesinde bir broşürdür. Çünkü her teorik metin, içinde bulunduğu koşulları yansıtır. Ancak "marksolog" ya da "entelektüel" bir anlayışın ürünleri, somut koşullardan kopuktur. Marksist-Leninistler için teori pratikten çıkar ve pratiğin yönlendirilmesi içindir.
      Lenin "Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi"nde şöyle diyor:       "Burada sunulan çalışmada, yazar, Rus kapitalizmi için bir iç pazarın nasıl oluşmakta olduğu sorununu inceleme amacına yönelmiştir. Bildiğimiz gibi, bu sorun, çok önceden narodnik görüşlerin esas savunucuları tarafından ortaya atılmıştır, bu görüşleri eleştirmek ise, bize düşen bir görev olacaktır. Bu eleştiride, muhaliflerimizin görüşlerindeki hataları ve yanlış anlamaları incelemekle yetinmemizin mümkün olmadığını düşündük ... Rusya'da kapitalizmin bütün gelişme sürecini incelemek, onu tümüyle tanımlamaya çalışmak, bize zorunlu göründü." [439]       Diyebiliriz ki, her teorik metin gibi "Acil"de, ülkenin o an içinde bulunduğu koşullardan ve solun durumundan ayrı düşünülemez ve o koşullara göre önde gelen sorunları ele almıştır. Ve bu yüzden, "Acil"e, "şu niye yok, bu niye açılmamış" vb. türünden eleştiriler eksik ve sakat bir anlayışı yansıtır. Ve yine her teorik metin gibi, "Acil"de, sabit, değişmez, aşılmaz değildir. Mutlaka pratik tarafından aşılacaktır, geliştirilecektir ve de öyle olmaktadır.
      1975 yılının sonlarına gelindiğinde, pratikte başka bir grupla karşılaşıldı. Bu kişiler THKP-C'yi savunduklarını, "Acil"i tamamen kabul ettiklerini belirtmeleri üzerine yapılan görüşmelerle örgütsel çalışmaların birleştirilmesine ve giderek de ortak bir yönetim oluşturulmasına karar verildi. Ancak örgütümüzün bu konularda, yani bu tür birleşme ve ittifakta tecrübesizliği; biran önce Öncü Savaşına başlama isteği ve söylenenlere inanma nedenleriyle, sağlam zeminleri oluşturulmamış bir birliği kabul etmiştik. Ve bu konudaki yanılgılar örgütümüze çok pahalıya maloldu.
      "Acil" etrafında bütünleşmeye karar alan iki farklı yapının uyumsuzluğu kısa sürede ortaya çıktı. Bu uyumsuzluk o düzeye ulaştı ki, başlangıçta tamamen kabul edilen teorik tahlillerde de ayrılık olduğu ortaya çıktı.
      Oportünizme karşı tavır konusunda, bu kişiler, bizleri uzlaşmaya davet ediyorlardı. Özellikle DG-Y oportünizme karşı teoride ve pratikte karşı durulmasını engellemeye özel gayret gösteriyorlar ve aksi halde "birliği" bozmakla suçluyorlardı. Bu tavırlar sonucunda tüm oportünist görüşler rahat bir ortam buldular. Her türlü tahrifat ve montajları yapıyorlar, bizlerde bunun karşısında sessiz kalıyorduk. (Aradan geçen süre bunların tavırlarının nedenlerini göstermiştir. Daha sonra 5-6 parçaya ayrılan bu gruptan bir bölümü -özellikle "uzlaşma" önerenler- DG-Y oportünizminin saflarına "gönüllü" yazılmaları herşeyi açıklamaktadır.) Diğer konularda ise (örneğin, politik ve askeri liderliğin birliği, kadro anlayışı, çalışma tarzı vb.) tam bir zıtlık ortaya çıkmıştır. Bu zıtlıkta tüm pratik faaliyetleri engllemeye yönelmişti. (Bu konuda geniş bilgi için Bkz: THKP- C/HDÖ: Tarihsel Gelişim).
      Mevcut durum tahlili ve mevcut durumdan çıkan politik hedeflere yönelik olarak harekete geçme kararı alındı. "Birlik" halinde olduğumuz diğer unsurlar bu kararı kabul ettiklerini, doğru olduğunu ancak kendi sorumlulukları altındaki bölgelerde daha hazır olmadıklarını beyan ettiler. Bunun üzerine (mevcut koşulların hızlı gelişimi nedeniyle) belirli bölgelerde başlamaya karar verildi.
      Bu karara uygun olarak Sivas'ta bazı eylemler gerçekleştirildi. Malatya'da yoldaşlarımızın oligarşinin resmi güçleriyle çatışmaları ve iki kişiyi öldürmeleri üzerine, oligarşi tüm gücünü bu bölgeye yığdı ve yoldaşlarımız şehit edildiler.
      Malatya olayı, tüm solda şaşkınlık yarattı ve ülkenin koşulları içinde silahlı devrimci bir örgütün mevcudiyeti açığa çıktı. Örgüt içindeki sağ-pasifistlerin örgütten tasfiye edilmeleri ile bu nitelik kesinlik kazandı.


      c- 26 Ocak 1976 Sonrası


      26 Ocak 76 Malatya olayı, THKP-C/HDÖ'nün ilk önemli tecrübeyi sağladığı için de özel bir öneme sahiptir. Herşeyden önce Malatya olayı, ülkemizde silahlı devrimci mücadele de ilk kez oligarşinin resmi zor güçlerinden iki kişinin öldürülmesi ile özel bir durum yaratmıştı. Ve bu özel durum, oligarşinin bu bölgelerdeki tüm gücünü seferber etmesine neden olmuş ve böylece "iki kişinin" öldürülmesinin politik niteliği açığa çıkmasını sağlamıştır. Oligarşinin gücünün göründüğü gibi olmadığının, kof olduğunun ve bütün gücünün gözdağı, yaygara ve demagojiye dayandığı kanıtlanmıştır.
      Yine Malatya olayı, kırsal alanda yürütülen gerilla savaşının açık savaş olduğunu ve bu savaşta hareketlilik unsurunun önemli olduğunu göstermiştir. Yoldaşlarımız Malatya içinde meydana gelen olay üzerine, o yöreyi terkederek, şehir dışında kuşatılmışlardır. (Ancak kış şartları daha uzak yerlere geçmeyi engellemiştir.)
      Malatya olayının gösterdiği üçüncü olgu da, doğa ve çoğrafi koşulların gerilla için elverişli olduğu kadar, elverişsiz olabileceğidir.
      THKP-C/HDÖ olarak, Malatya olayı peşine, eylemlerin sürekliliği (diğer bölgelerde) sağlanamamış ve bir süre durulmak zorunda kalınmıştır. Bunun nedenleri ise, örgüt içindeki sağ-pasifist grubun merkezi yapıyı işlemez hale dönüştürmesi ve yapacağımız eylemlerin siyasi sonuçlarını ve yaratacağı etkiyi, önceden tam anlamıyla tesbit edilememesidir.
[102*] Tüm bunlara rağmen, Malatya olayı, devrimin tek yolunun silahlı kurtuluş savaşı olduğunu ve bu savaşın da uzun ve kanlı bir savaş olacağını, bir kez daha, kanıtlamıştır.
      26 Ocak sonrasında ülkenin koşulları ağırlaşarak gelişmekteydi. Kitlelerin huzursuzluğu daha da artmış ve tepkiler geniş ölçüde açık hale dönüşüyordu. Seydişehir, Elazığ, Erzincan olayları bunun en açık örnekleriydi. Her olay kısa sürede büyüyor, savaş görünümü alıyordu. Bu ana kadar faşist milis güçlerinin hareketi ve MC fazla işe yaramamış, Mayıs-Ekim 75 arasındaki geçiçi ekonomik canlılık tekrar durgunluğa dönüşmüştü.
      Bu durumdan kurtulabilmek için oligarşi, siyasal zoru askeri biçimde maddeleştirmek, yani yönetimi askerileştirmek zorunluluğu duyuyordu. 1976 yılı bu tercihin tartışıldığı ve (76 sonlarında) uygulamaya sokulmaya çalışıldığı yıllardır.
      Oligarşinin 12 Mart döneminden edindiği en büyük derslerden biri, yönetimin askerileştirilmesi, hiç bir düzen partisine dayanmadan ve görünüşte onlara karşıymış gibi yapılacak olursa, küçük-burjuvazinin desteğine ihtiyaç duyacağı ve bunun da silahlı devrimci örgüt tarafından kısa sürede engellenebileceğidir. Bu nedenle, yönetim ya Latin-Amerika'da olduğu gibi doğrudan askeri "cunta" ile askerileştirilmeliydi; ya da kitlelerde belirli bir tabanı olan düzen partilerini en geniş tabanı oluşturacak tarzda kullanarak yapılmalıydı.
      1976 Türkiye'sinde birinci yolun uygulanabilmesi için ordu hazırdı. 12 Mart döneminde ordu içindeki devrimci-milliyetçilerin tasfiye edilmesi, orduyu oligarşinin vurucu gücü haline getirmişti. Ancak bu yol, parlementonun kapatılması ve düzen partilerinin yasaklanmasını gerektirdiği için (ve bu yüzden küçük-burjuva kamuoyuna ihtiyaç duyacağından) ve CHP'nin sınıfsal durumu ve tabanının genişliği ilk başta bu yolu engellemekteydi. İkinci olarak, 12 Mart döneminde iyice yıpranmış ve yıpranmışlığı hâlâ devam eden bir ordu mevcuttu. Üçüncü olarak, oligarşi ve diğer sömürücü sınıfların büyük bir kesimi bu yol için ikna edilememişti. Tüm bunların gerçekleştirilmesi ve düzenlenmesi için zamana ihtiyaç vardı. Ama ülkenin koşullarının zaman kaybına dayanması sözkonusu değildi. Bunun üzerine bu yoldan vazgeçildi.
      İkinci yol, düzen partilerine dayanarak yönetimin askerileştirilmesi, yani siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesinin düzen partilerince gizlenmesidir. Buna, o günler için, "MC'li sıkıyönetim ortamı" demek pek yanlış olmayacaktır. 1976 sonlarından 1977 Mart'ına kadar gelişen tüm siyasal olaylar bu ortamın yaratılması yönünde gelişmiştir. Ancak bu yolun uygulanmasında sorunlar mevcuttur: CHP, MC'nin yapısı, demokratik kitle örgütlerinin etkinliği ve (o an için hiç hesap edilmeyen) silahlı devrimci örgüt.
      Oligarşinin ilk girişimleri demokratik kitle örgütleri yönünde açığa çıktı. Bir yandan faşist milis güçlerinin saldırılarıyla bu örgütleri işlemez hale getirirken; diğer yandan (aynı zamanda bu saldırıları gerekçe yaparak) "yasal" yollarla kapatma ve çalışmalarını sınırlamaya çalışıldı. TÖB-DER'in kapatılması girişimi bunun en açık örneğidir. Faşist milis saldırıların bu dönemde yoğunlaşmasının ana nedeni budur.
      Oligarşi, ikinci olarak, MC'yi oluşturan partiler arasında "tam bir birlik" sağlama yönünde hareket ediyordu. Bunda en önemli sorun MSP olmaktaydı. MSP, sınıfsal durumu ve 12 Mart tecrübesi ile böyle bir uygulamanın, son tahlilde, kendilerinin zararına da olacağını bilmekteydi. Parti olarak, "din"e dayanan politikası, her zaman politik sahneden çekilmesi için kullanılabilirdi. Bu durumda, oligarşi, MSP'den "uyum" isterken (12 Ekim seçimleri sonrasında "çatışma"yı öne çıkarmıştı), MSP'de "garanti" istiyordu.
      Oligarşinin üçüncü girişimi ise, CHP'nin bu uygulamaya kesinlikle karşı çıkamaz hale getirmek içindi. Bir başka deyişle, öyle bir durum yaratılmalıydı ki, CHP, "MC'li sıkıyönetim"e karşı çıkmamalıydı. Bunun için, CHP içinde bazı girişimlerde bulunuldu.
      Oligarşinin, bu üç yönlü, girişimleri, birlikte ele alınmasına rağmen her yönün birbiri ile olan bağlantısı yüzünden sonuçsuz kalmaktaydı. Örneğin demokratik kitle örgütlerine yönelik girişimler (TÖB-DER'in kapatılması, DGM olayı vb.) CHP'ce engelleniyor; CHP yönündeki çabalar ise, tek başına başarıya ulaşamıyordu. (Bu da CHP'nin "hükümet olursak anarşi durur" anlayışına gerekçe oluyordu.)
      Ülkedeki siyasal gelişmelerin bu girişimlere sahne olduğu ve amacın siyasal zorun askeri biçimde maddeleştirilmesi olduğu bir ortamda, kendine devrimciyim diyen hiç kimse sessiz kalamazdı. Bu koşulları ve olayların gelişim noktasını tesbit eden örgütümüz, Öncü Savaşına başlamanın zorunlu olduğunu ve bu zorunluluğun "hazırlığın tamam" olup olmaması şeklinde bir tartışmaya yer bırakmadığını tesbit etti. Bu tesbitimiz, (hazırlıkların süratle tamamlanması ve Öncü Savaşına başlanılması) objektif koşullara bağlı bir tesbitti. Objektif koşullar daha da olgunlaşmıştı. Bu nedenle, Öncü Savaşının başlangıç sorunları daha kolay ve az güçle çözümlenebilecekti. Bu koşullar içinde başlatılacak bir Öncü Savaşı, suni dengeyi (daha olgun koşullarda yürütüldüğünden) bozma yönünde daha etkili olacaktı. Ayrıca (buna bağlı olarak) örgüt daha hızlı bir biçimde gelişebilecekti.
      Kısacası, ülkenin mevcut durumu, Öncü Savaşının başlangıç sorunlarını daha kolay çözümlenebilecek uygun bir ortam yaratmaktaydı. Bu uygun ortam, aynı zamanda Öncü Savaşının hızla gelişebilmesine de olanak tanımaktaydı. Öncü Savaşına başlayabilmenin objektif koşulları her dönem mevcut olmasına rağmen, mevcut koşullarda daha da olgunlaşmıştı. Bu koşullarda THKP-C/HDÖ'nün mevcut yapısının (objektif koşullara göre) Öncü Savaşına başlamaya ve geliştirmeye yeterli olduğunu tesbit ettik. Bunu da "asgari örgütlenme tamamlanmıştır" şeklinde ifade ettik. (Aralık-76 Kararı)
      THKP-C/HDÖ'nün Merkez Yönetimi'nin Öncü Savaşına başlama kararını almasına, örgüt saflarındaki sağ-pasifist unsurlar karşı çıkmıştır. Genel olarak soldaki pasifizm ve oportünizmin örgüt içindeki uzantısı olan bu sağ-pasifist unsurlar, objektif koşulları hesaba katmayarak, subjektif durumun Öncü Savaşını sürdürmek için yeterli olmadığını ileri sürüyorlardı.
      Bunlara göre: Öncü Savaşı, kitlelerin aktif olarak desteklediği evreye kadar, hazırlık aşamasındaki güçlerin kullanılmısını gerektirir. Bu yüzden daha geniş hazırlık yapılmalıdır. Ayrıca, ülkenin mevcut koşullarında milli bunalım sürekli derinleşmekte olması ve seçim dönemine girilmesi seçim sonrasında milli bunalımın daha da olgun olmasını yaratacaktır. Bu da daha olgun koşullar demektir. Bu yüzden ekonomik-demokratik mücadeleye artan oranda girerek ("militanca") hazırlıkları tamamlamalıyız.
      Bu sağ-pasifist görüş, kitleleri homojen bir bütün olarak ele aldığı gibi, devrimin eşitsiz gelişiminden hiç bir şey anlamamıştır. Ayrıca subjektif koşulları objektif koşullardan ayrı ve bağımsız olarak görüyordu. Bu sağ-pasifist anlayış, THKP-C/HDÖ'nün 71'in yarattığı etkiyi örgütleyerek oluştuğunu unutarak, devrimci bir örgütün ekonomik-demokratik mücadeleden çıkacağını savunuyordu. Böylece DG-Y ve KSD oportünizmi ile aynı çizgiye oturmaktaydı. Bu sağ-pasifist anlayış, son tahlilde Öncü Savaşını "taktik aşama" olarak görmekteydi. Bunlar seçim sonrasında derinleşmiş milli bunalımın tüm etkileri açığa çıkacaktır derken, bu zamana kadar kitle pasifikasyonunun sağlanmış olacağını unutuyordu. (Bu sağ-pasifist görüşlerin savuncuları THKP-C/HDÖ' nün ideolojik ve pratik çizgisine ters bir uygulamaya girdiklerinden örgütten ihraç edilmişlerdir.)
      Bu dönemde bir yanlış anlayış da, Öncü Savaşı aşamasındaki taktik evreler üzerinedir. Bu anlayışa göre, Öncü Savaşında tek bir amaç vardır: Suni dengeyi bozmak. Suni denge de temelde siyasi zora dayandığı için, tek hedef, oligarşinin siyasal zorunu bertaraf etmektir. Bu nedenle, ayrıca, somut koşullardaki değişime bağlı farklı taktikler belirlemek yanlıştır. Her dönemde (Öncü Savaşı süresince) taktik aynıdır.
      Bu anlayış, her dönemde taktik aynıdır diyerek düz bir mücadele anlayışını ifade eder. Bu anlayış, uzun sürecek tek bir taktik evre olarak Öncü Savaşını ele alır. Böylece, siyasal zorun her dönemde olması ile siyasal zorun gizli ve açık faşizm dönemlerindeki farkının -askeri biçimde maddeleşme koşulları içinde olması ve maddeleşmesi-; ülkenin emperyalist hegomanya altında olması ve oligarşinin varlığı ile emperyalizmin farklı yöntemlerini ve oligarşik yönetimi; suni dengenin en önemli ve belirleyici siyasi gerçek olması ile bunun çeşitli görünümlerinin ve nihayet emperyalizm ve oligarşinin her dönemde ve her yerde devrimci mücadeleyi yoketmeyi amaçlaması ile bu amaç için çeşitli taktikler uygulamasını karıştırmış oluyorlar. Sonuçta, genel-özel, evrensel-özgül ilişkisinde, sadece geneli, evrenseli ele alarak özel, özgülü ihmal etmektedirler. Böylece soyut rasyonalizme varılır. Ki en basitinden açık ve gizli faşizm dönemlerinde farklı taktikler uygulanması gereği bile bu görüşün yanlışlığını kanıtlar. Zaten Öncü Savaşı içinde ortaya çıkan tüm sağ-pasifist düşünce, bu farklılıkları anlayamayarak, Öncü Savaşını tek bir taktik dönem olarak görür. (Böyle bir şey için Öncü Savaşının gizli faşizm ya da açık faşizm dönemlerinden birisi süresi içinde bitmiş olması gerekir!) Böylece, Öncü Savaşı taktik bir mücadeleye, Öncü Savaşı taktik bir aşamaya (evre) indirgenir (sağ-pasifizm).
      Yine aynı anlayış, Öncü Savaşını, devrim mücadelesinin bütünü (Halk Savaşını başlatma olarak değil) olarak ele alan ve böylece Halk Savaşının reddini oluşturan; Öncü Savaşı anlayışı ile Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni özdeş kabul eden (stratejinin bir bölümü ve stratejik mücadelenin bir aşaması olarak değil) sol-fokocu sapmaya da yol açar.
      THKP-C/HDÖ, Öncü Savaşını taktik bir evreye indirgeyen ve Öncü Savaşı mücadelesini bu taktik evrenin ürünü olarak koyan hertürlü sağ ve "sol" sapmaya karşıdır. Herşeyden önce, Öncü Savaşı, bir süreci ifade eder ve bu sürecin niteliğini belirleyen suni dengenin bozulmasıdır. Öncü Savaşının niteliğini veren ve Halk Savaşından ayıran temel kriter budur.
      THKP-C/HDÖ saflarında sağ-pasifist görüşü savunan unsurlar THKP-C/HDÖ Merkez Yönetimin oybirliği ile örgütten ihraç edilmişlerdir. Bu sağ-pasifist eğilimin ortaya çıkışı ve bu eğilimin savuncularının örgütten ihraç edilmeleri bir kez daha sağ-pasifizmin niteliğini sergilemiştir. Bu gibi savaşmaya cesareti olmayan (feodal cesaret değil) unsurların ortaya çıkması, herhangi bir dönemde değil, büyük olayların ve mücadelenin bir nitelik sıçraması yaptığı dönemlerin hemen öncesinde ya da sonrasında gerçekleşir. [103*] Aralık-76 Kararı ile Öncü Savaşına başlama kararının alınması ve "26 Ocak Harekâtı" ve "19 Şubat Harekâtı"nın düzenlenmesi tüm solda büyük bir şaşkınlık yarattı. Giderek THKP-C/HDÖ'ye karşı büyük bir sempatiye dönüştü. Bu durum solda "71 savunucusu" ve "THKP-C mirasçısı" pasifist-oportünistleri telaşa düşürdü ve artık 71'in arkasına saklanarak "yol"larını bulamayacaklarını gördüler. Bu da THKP- C/HDÖ'ye karşı saldırının en utanmaz, en şarlatan ve en adi hale dönüştürülmesini getirdi. O kadar ki, Marksizm-Leninizmin en temel tesbitleri bile tersine çevrildi. Bakın bombalama eylemleri üzerine ne diyorlar :       "Hiç bir devrimci üretim araçlarına, fabrikalara vs. sabotajlar düzenlemez ... Bomba olaylarını üstlenen ve bu süretle sözüm ona 'silahlı eylem' yaptıklarını iddia eden görüşlerin su götürmez tutarsızlıkları ve saçmalıklarıdır." [440]
      "Devrimci mücadele anlayışını herhangi 'cazip' bir eylemin bezirganlığı sananlar, şaşkın ördek misali kendilerini zaman zaman karşı devrimin yanı başında bulmaları kaçınılmaz bir şeydir ... Silahlı propagandayı yığınlarda 'şaşkınlık' yaratacak, 'gürültü' ve 'sansasyonal' eylemler olarak görmek, ondan hiçbir şey anlamamak ve onu tüm politik niteliğinden soyutlamak anlamına gelir ... Bugün devrimciler, şüphesiz ki SAVUNMA durumundadırlar. Doğru eylem bu meşru savunma çizgisini terk etmeyen eylemdir." [441]
      İşte oportünizmin "oligarşinin soldaki uzantısı olma" esprisinin en güzel örneği! Bu sözlerin 71 dönemi için TİP-TSİP-TKP ve PDA tarafından söylenen "faşizme hizmet ettiler" sözleri ile benzerliği ilk göze çarpandır. Siyam ikizleri gibi, lafta birbirlerine kıyasıya küfür eden oportünist ve pasifistlerin nitelikleri budur. Onlar için, kendi oportünist ve pasifist anlayışına uygun olan ve kendilerini "rahatsız" etmeyen "silahlı eylemler" doğrudur, tersi olanlar "faşizme hizmet eder". Bu anlayışlar "uslu durun, faşizm gelir" anlayışından başka birşey değildir.
      Bu sözler TİP-TSİP-TKP ve PDA tarafından ileri sürülse idi, bu kadar önemli olmazdı. Ancak bu sözleri söyleyenler "71 savunucusu ve mirasçısı" (!) DG-Y oportünistlerince ileri sürülmektedir. DG-Y'ye göre, silahlı eylemi kitlelere duyurmak ve amaçlarını anlatmak (propaganda) "bezirganlık"tır. Hele hele bombalamayı silahlı eylem olarak ele almak "tutarsızlık ve saçmalıktır". Bakın bu "71 savunucusu ve mirasçısı" (!) oportünistlere THKP-C I Nolu Bülteni ne diyor :       "Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi, savaşçılarının bütün eylemlerini kendi bültenleri ile halka açıklar. Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi, halk düşmanlarını, işkencecileri, zalimleri, soyguncuları yargılar, cezalandırır. Onlardan döktükleri kanın ve yaptıkları zulmün hesabını sorar.
      Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi, halkımızın ekonomik ve demokratik mücadelesini yönlendirme gayretleri yanında son aylarda şu askeri harekâtları yapmıştır :
      1- Ziraat Bankası Küçükesat Şubesi'nin günlük hasılatı halkımızın devrimci savaşında kullanılmak amacıyla kamulaştırılmıştır.
      2- Kanlı Pazar'da şehit düşen devrimcilerin anılarına düzenlenen 16-17 Şubat devrimci terör harekatında :
      a- Amerikan askeri malzeme deposu Tuslog'un Zincirlikuyu merkezi,
      b- Tuslog'un Şişli Şubesi,
      c- Amerikan-Türk Dış Ticaret Bankası Elmadağ Şubesi,
      d- ABD başkonsolosluğu
      e- İngiltere başkonsolosluğu
      f- Emperyalist Amerikan teşekkülü IBM'in Gümüşsuyundaki merkezi bombalanmıştır.
      3- Salıpazarındaki Amerikan askeri botu bombalanmış ve tahrip edilmiştir. (...)" (abç)
      Bu eylemler için Kesintisiz Devrim II-III'te şöyle deniyor:       "Şubat-Mayıs gerilla hareketleri, yani Partimizi kitlelere tanıtan silahlı devrimci eylemler..." (abç)       İşte DG-Y oportünizminin "bezirganlık" ve "tutarsızlık ve saçmalık" dedikleri. Hemen itiraz edceklerini görür gibiyiz: "hayır, bunlar 71 döneminin koşullarının sonucu olarak yapılmıştır ve doğrudur. Bugün yapılanlar ise farklıdır". Evet, bugünle 71 birbirinden farklıdır, herşeyden önce onlar gibi "gözle görülmeyen" oportünistler yoktu. Ama sorun bu değildir. Sözkonusu olan bombalama ve silahlı eylemin propagandasıdır. Ayrıca bugünle 71'in farklı olduğunu ileri sürerek bu soruna cevap vermek, bombalamalar, geçmişte silahlı eylemdir, bugün değildir demektir. Bu da, sabotajın ne olduğunu karmakarışık edilmesi ve şarlatanlıktır. (Biraz askeri bilgiye sahip bir kişi, sabotajın silahlı eylem olduğunu bileceğinden hiç kimse şüphe edemez.)
      DG-Y oportünizminin diğer bir iddiasıda, silahlı propagandanın "şaşkınlık" yaratacak, "gürültü" ve "sansasyonel" eylemler olarak görüldüğüdür. Bu tür bir iddianın gülünçlüğü açıktır. Ancak "şaşkınlık" yaratmayla ilgili birkaç söz etmekte yarar vardır:       "İlk dönemde, yoğun sağcı propagandanın (oportünist yayın da dahil) etkisi ile kitlelerdeki şaşkınlık ve tereddüt, giderek devrim hareketine karşı sempatiye ... (oligarşiye) karşı antipatiye dönüşür." [442] (abç)       Eğer DG-Y oportünizmi "kitlelerde şaşkınlık yaratma" ile bu oluşumu ifade ediyorsa bu çok doğaldır. "Her yeni, önce tepkiyle karşılanır. Giderek yereder ve benimsenir." [443] Kendilerinin "gürültüden" rahatsız olmalarını doğal karşılıyoruz, tıpkı oportünist yayınları gibi. Bu çok doğaldır, çünkü DG-Y oportünizmi "meşru savunma" (eski deyimle meşru müdafa) durumundadır. Ancak bu durumları bizi pek ilgilendirmiyor, ancak bu tanımlamalarının o çok sözünü ettikleri ve oportünist oldukları yolundaki eleştirilere verdikleri cevaplar için kullandıkları "DGM savcılarının" dikkate alacağına inancımız sonsuzdur (!). [104*]
      1977 yılında THKP-C/HDÖ'nün Öncü Savaşına başlaması ile solda ortaya çıkan bu durum, ülkenin genel (ekonomik-sosyal-politik) durumundan ayrı değildir.
      THKP-C/HDÖ'nün "26 Ocak Harekâtı" ve "19 Şubat Harekâtı" salt solda değişim yaratmadı. Oligarşi açısından da bazı değişimler oluşturmuştur.
      1976 Kasım'ından itibaren uygulamaya sokulan "MC'li sıkıyönetim" oluşturma gayretleri, 1977 başında bazı değişime uğradı. Bu ana kadar CHP'yi "reddedemez" bir hale getirme ve demokratik kitle hareketlerini ve örgütlerini sindirme çabaları etkisiz kalmıştır. Bu durumdu tek yol, yasaların boşluğundan yararlanarak, "oldu-bitti" yapmaktı. MC, bu amaçla, hükümetin sıkıyönetim ilan etmesi ile meclisin bunu onaylaması arasındaki "yasal" süreyi (48 saat) kullanmayı planladı. Bu süre içinde çok yönlü operasyonlarla "gizli örgüt üyeleri" ele geçirilecek, demokratik kuruluşlar kapatılacak ve ordu ister istemez devreye girecekti. Böylece "geriye dönüş" ün olmadığı bir noktaya gelinmiş olunacaktı.
      Bu uygulama, görünüşte kolay olmakta beraber, riski çok büyük olan bir durum yaratmaktaydı. Oligarşi bu girişiminde başarılı olmazsa, elindeki pek çok olanağı ve hatta siyasi iktidarı bile yitirebilirdi. Bu nedenle yavaş adımlar atılmaya başlanıldı ve Şubat ayında bütçe görüşmeleri ile birlikte sonuçlandırmak düşünülüyordu. Fakat gerek MSP'nin "uyum" yerine, "çatışma"yı gündeme getirmesi, gerek CHP'nin kitle tabanının politize olma düzeyi, gerekse de silahlı bir (THKP-C/HDÖ) örgütün harekete geçtiğini duyurmuş olması ve harekete geçmesi uygulamanın tamamlanmasını engelledi. Bunun üzerine 5 Mart Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında, erken seçim önerildi.
      Erken seçimin temel nedeni, faşist milis güçleriyle yapılmak istenen kitle pasifikasyonunun yetersiz kalması ve yeni yöntemlerin ve de kadro pasifikasyonunun gerekli olmasıyken, diğer neden kitleleri şu ya da bu biçimde, siyasal olarak yedekleyen ve böylece alınacak "ekonomik-sosyal tedbirlere" ses çıkartamayacağı bir hükümete gerek duyulması ve bunun da mevcut MC yapısıyla sağlanamayışıdır. "MC'li sıkıyönetim" bu durumu sağlayabileceği düşünülmesine rağmen, uygulamaya sokulamamış olması erken seçimi gündeme getirdi. (MHP-CGP'nin Demirel'e 20 Şubat'ta muhtıra vermeleri ve Demirel'in herşeyi 5 Mart'ta çözümleneceğini beyan etmesi, 5 Nisan'da seçim kararlarının meclisten çıkması ve 5 Haziran'da seçimin yapılması, bu durumun dışarıya yansıyan görünümleri olmuştur.) THKP-C/HDÖ olarak, bu gelişimdeki etkimiz, 26 Ocak ve 19 Şubat Harekâtı ile ilgili yapılan açıklamaların oligarşi içinde yarattığı tereddütlerdir.
      Biz, harekete geçtiğimizde "MC'li sıkıyönetim" uygulama sını engellemeyi temel görev olarak ele almadık ve alamazdık. Harekete geçmemizin temel nedeni, bu gelişimin varacağı muhtemel sonuçlar ve bu sonuçlar içinde kitle ve kadro pasifikasyonun sağlanabileceğidir. Harekete geçmekle gelişimin her türlü sonucuna hazır olunduğu gibi, kitlelerde daha geniş tanınma olanaklarının o günler için daha fazla olduğunu tesbit etmemizdir. Ve artık, silahlı bir devrimci örgüt mevcuttur.



IV.
5 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE SONRASI



      5 Haziran seçimleri kitlelerin politize olma düzeyinin en önemli göstergelerinden birisi olmuştur. Yine 5 Haziran seçimleri kitlelerin yüksek politize olma düzeyine karşı, bunun CHP yönünde olduğunu açıkça göstermiştir. Bu, devrimciyim diyen her kişi veya grubun dikkate alması gereken temel olgudur. Artık kitlelerin devrim safına çekilmesi için, CHP'nin niteliğinin, politik olarak, kitlelere gösterilmesi gerektiği netleşmiştir.
      Erken seçimle birlikte, meclis aritmetiği, oligarşi için, hem istediği gibi olmadı, hem de istediği gibi oldu. Olmadı, çünkü tek başına bir parti kitleleri siyasal olarak yedekleyecek (yani yedeklediğini gösterecek) sayıya ulaşamadı. Oldu, böylece mecliste, birçok alternatifler ortaya çıkmıştır ve yıpranan derhal değiştirilebilinecektir. Bu da seçim sonrası politik gelişmelerin çok yönlülüğünü oluşturmuştur.
      Her ne kadar bu çok yönlülük oligarşi için bir avantaj ise de özde değil, görünüşte bir avantajdır. Ancak oligarşi için avantaj ve dezavantaj durumlarını belirliyen, onun zaaf ve eksiklerinden yararlanabilecek bir devrimci gücün varlığıdır. Çok yönlü ve çok alternatifli bir oyun ya da bir uygulama, uygulayıcıyı her an insiyatifi kaybetmeye, ipin ucunu kaçırmaya itebilir. Bu ise açık faşizmin erken doğum yapmasına neden olur ki, sonuçları (en azından) 12 Mart döneminde görülmüştür.
      Seçim sonrasında, oligarşi, önce CHP konusunda anlaşmaya vardı. Fakat kendisinin ortaya çıkardığı "azınlık CHP hükümeti" formülünü kendisi uygulamadan çıkardı. Bunun nedeni, geçmişte yatar. Seçim sonrasında, "ekonomik tedbirler"in dışında, politik olarak, kadro pasifikasyonu, devrimci örgütlere vurma ve kitlelerin silahsızlandırılması sorunları mevcuttur. Bu sorunlar, sert ve her yolu meşru sayan bir uygulamayı gerektirmektedir. CHP ise, parti olarak ve felsefe olarak, bunları yapabilecek bir nitelikte değildir. CHP'nin bu soruna yaklaşımı ekonomik ve sosyal tedbirlerle ("demokratik") çözümlemektir.
      "Emperyalizm, devrimleri devrimcilerden çabuk öğrenir ve gerekli dersler çıkartır. Artık emperyalizmin Küba'da Angola'da olduğu gibi 'hata' yapmasına tarih izin vermemektedir. Onun için örnek Vietnam'dır.
      Emperyalizm, CHP'nin yaklaşımı ile bazı şeylerin, daha kolay ve daha uzun sürede halledebileceğini daha iyi bilmektedir. Ama bu uygulama, aynı zamanda devrimci hareketi güçlendirecektir, devrimci örgütler gelişebilecektir. Keza bu uygulama, kitleyi silahsızlandırmak yerine, oligarşinin diğer siyasal güçlerinin bu silahın hedefi olmasına sebep olabilecektir."
[444]
      Silahlı kitleler, her zaman oligarşinin aleyhinedir.
      İşte bunların sonucu oligarşi, CHP'den geçici bir süre için vazgeçmiştir. "Ekonomik tedbirler" konusunda AP-MSP-MHP ile CHP arasında hiç ama hiç fark yoktur. (Nitekim 78 bütçesi II. MC' nin hazırladığı şekilde çıkmıştır.) Birara ortaya çıkan ve zaman zaman yinelenen AP-CHP koalisyonu bunun en somut ifadesidir. AP, alınacak sert tedbirleri, CHP, "sosyal" tedbirleri birlikte uygulamalarını sağlayacağından, ikili koalisyon "en iyi" çözümdür. Oligarşinin "en iyi çözüm" olarak AP-CHP koalisyonunu görmesi bundandır. Fakat, o günkü koşullar içinde, bu çen iyi çözüm"ün pratik işlerliği olmayacağı gibi, daha sonraki bir alternatif olarak saklanması daha da yararlı olacağı düşünülmüştür. Bu nedenle oligarşi, "en iyi çözüm"ü gündeme sokmamıştır.
      "Son alternatif", AP-MSP-MHP'den oluşan II. MC'dir. Temel sorun MSP'dir. MSP, "çatışma" yerine "uyum"u sağlayacağı konu sunda garantiler verecek olursa, MSP -alt düzeyde de olsa-, CHP gibi, kitlelere "şirin, namuslu ve hakem, tarafsız yönetici" rolü üstlenebilecektir. Buna birde MHP'nin "barış" çağrıları eklenirse, MC çatısı altında, CHP'nin "sosyal" tedbirleri ya da etkisi (kısmi olarak da olsa) sağlanmış olacaktır. Geri kalan "sert" tedbirler ise, bu görüntü altında, "devleti devletin koruması" adıyla uygulanabilecektir, ve MC bu "sert"liğe sahiptir. İşte 10 günde kurulacağından bahsedilen II. MC'nin 20 günde oluşturulması bu durumun sonucudur. Özellikle MSP'nin "uyum" garantisi ile oligarşinin "kapatmama" garantisinin tartışılmasındandır.       "Oyun açıktır: Bir yandan ekonomik buhranı geçiştirebilmek için, bir dizi tedbirler alınırken (ve bu alanda sömürücü sınıfların hepsi etkilendiği için belirli bir disiplin altında tutulabilinmektedir); diğer yandan kitle pasifikasyonu için (suni dengeyi devam ettirmek için), yeni bir yöntemle, kadro pasifikasyonunu sağlamaktır. Kadro pasifikasyonu devrimci örgütlere vurmak demektir." [445]       Ancak II. MC, MC olarak "rüştünü" ispat etmek yönündeki çabaları, ekonomik-sosyal ve politik buhranın (milli bunalım) gelmiş olduğu seviyede yetersiz kalmıştır. Özellikle kitle ve kadro pasifikasyonu ile kitlelerin silahsızlandırılması konusunda, bazı adımlar atılmışsa da yetersiz kalınmıştır. Birde buna 11 Aralık seçimlerinin durumu eklenince II. MC'nin yaşamı kısa sürmüştür. Ve II. MC düşürülmüş, yerine CHP-CGP-DP ve AP'den "ayrılan" "bağımsız"lardan oluşan CHP hükümeti kurulmuştur.
      Ecevit hükümetinin kuruluş amacı ve yerine getireceği fonksiyonlar II. MC'den farklı değildir. Tek fark, kullanılan yöntemlerdir. Bu da en açık biçimde kadro pasifikasyonunda kendini gösterir, CHP silahlı devrimci örgütlere vurarak, onları "etkisiz"leştirmekten çok, silahlı devrimci örgütleri kitlelerden tecrit etmeyi ve bunu da "vurarak" değil, kendi solunda yaşatacağı, "icazetli sosyalist"lerle gerçekleştirmeyi hesaplamaktadır.
      Bugün hükümette bulunan CHP, kısmi anlamda da olsa "başarı" kazanmaktadır. Bunun en somut göstergesi hemen hemen tüm "solu kuyruğuna takmış" olmasıdır. Gerek bu durum, gerekse CHP hükümetinin uzun vadeli planı açısından bu durumun üzerinde duralım: Bugün CHP hükümeti koşulları içinde devrimci tavrın ne olması gerektiği sorunu, solda geçmiş tartışmalar nedeniyle, çok az tartışılmaktadır.
      Geçmiş yıllarda yapılmış olan CHP tahlilleri ve bunun sonucu oluşturulan tavırlar uygulamaya sokulmuştur. Bu uygulamalarda genel yönelim "aman uslu durun, faşizm gelir" anlayışı ve CHP hükümetinin "nispi demokratik ortam"ından yararlanarak "güçlenmek"tir!
      Geçmişte CHP üzerine yapılan tahliller ve muhtemel bir CHP hükümeti koşulları altında ne yapılacağı sorusuna (taktik), genel olarak solun bu tesbitlerine ek olarak, silahlı mücadeleyi (silahlı propaganda değil) savunan pek çok kesim, CHP hükümeti altında silahlı mücadeleye başlanamayacağını ileri sürülmekteydi. Bugün ise, Öncü Savaşı şu ya da bu ölçüde de olsa, başlatılmış bulunduğu için, sorun silahlı mücadeleye ya da Öncü Savaşına devam edilip, edilemeyeceği haline dönüştü. Tüm soldaki genel yaklaşım, yani pasifizmin CHP kuyrukçuluğu haline dönüşümü, silahlı mücadeleyi ve Öncü Savaşını savunan unsurlarda egemen olmuştur. Somut koşullarda yapılması gereken, "nispi demokratik ortam"dan yararlanarak "güçlenmek" olduğu ileri sürülmektedir. Bu tez, genellikle II. MC döneminde, silahlı mücadeleyi savunan örgütlerin darbeler yemeleri ve bu darbelerdeki kayıplarını giderme gerekliliğince desteklenmektedir.
      Böyle bir anlayış, mevcut durumda mücadelenin (devrimci politik mücadele) nasıl yürütüleceği ve CHP'ye karşı tavrın ne olacağı sorunu ile örgütsel görevleri özdeşleştirdiği için yanlıştır. Ayrıca hangi örgüt darbe yerse yesin (ki en büyük darbelere THKP-C/HDÖ maruz kalmıştır), politik görevler ihmal edilemez, hiç bir biçimde tali yöne indirilemez. Bu nedenlerden dolayı, CHP hükümeti ile ilgili görevleri (hangi gerekçe ile olursa olsun) bir yana bırakmak yanlıştır. "Silahlı eylemleri durdurma" olarak ifade edilebilecek bu sağ anlayış, CHP'nin fonksiyonlarından birisi olan, silahlı öncüyü kitlelerden tecrit etmeye hizmet etmekten başka bir anlam taşımaz. [105*]
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni savunan unsurlar arasında da, bu konuda, açık bir tavır mevcut değildir. Genel olarak (THKP-C/HDÖ dışındaki) pekçok unsur CHP konusundaki tavırları DG-Y oportünistlerinden farklı değildir. Ancak geçmiş dönemde bir takım silahlı eylemler (silahlı propaganda değil) yapmış olmaları nedeniyle, DG-Y oportünizminin tavrını çok daha farklı biçimde yansıtmaktadırlar. Bu unsurlar, genellikle silahlı propagandadan "anma günü silahlı eylemi" anladıklarından, farklı biçimleri, "anma günü silahlı eylem"den öte gitmemektedir. [106*]
      CHP hükümeti karşısında devrimci taktiğin ne olması gerektiğini tesbit etmek için, önce CHP'nin ne olduğunu tesbit etmek gerekir.       "CHP: 'Liberal burjuvazi' de diyebileceğimiz orta sermaye ve küçük burjuvazinin siyasal temsilcisidir. Ancak heterojen yapısı içinde, tekelci burjuvazinin siyasal temsilcisidir. Ancak heterojen yapısı içinde, tekelci burjuvazi kesimlerinden, büyük toprak sahiplerine kadar çeşitli sınıfların temsilcileri de vardır. CHP, emperyalist-kapitalist üretim ilişkilerine karşı değildir. Ülkede hızlı bir kapitalistleşmeden yanadır. Sınıfsal yapısı gereği anti-tekelci olmasına karşılık, mevcut üretim ilişkilerine tabiyet göstermesi nedeniyle, somutta tekelci sermayeyi güçlendirecek bir ekonomi-politika uygulamak zorundadır. Dayandığı sınıflar gereği milliyetçilik ideolojisine sahip çıkmak sövenizme dayanmak zorundadır. Temel felsefesi hızla geliştirmeyi amaçladığı kapitalist üretim ilişkileri içinde emekçi yığınların yükselen tepkilerini 'ekonomik' ve sosyal tedbirlerle pasifize edilmesi şeklindedir. Bir başka tanımla amaç, ülkenin kendi iktisadi evrimleri zorlamaları ile emperyalist-kapitalist üretim ilişkileri arasında 'uyum' sağlamaktır. Bu nedenle emekçi yığnların talep ve tepkileri toprak reformu, kooperatifçilik, halk sektörü, yönetime katılma vb. gibi ekonomik ve sosyal tedbirlerle hızla geliştirilecek olan emperyalist kapitalist üretim ilişkilerine kanalize edilmesi ve uyumlaştırılması CHP'nin 'halkçı' programını teşkil eder. CHP'nin siyasal olarak orta ve küçük-burjuvaziye dayanma özelliği CHP'nin 'sınıflar üzerinde' bir politika ile hareket etmesine ve herkese hakkını veren yönetici hakem rolünü oynayabilmesi için 'demokratik' bir ortama ihtiyaç duymasına neden olmaktadır. 'Demokratik' ortam olmazsa, CHP'nin varlık nedeni ortadan kalkar. Bu nedenle CHP'nin kitleler üzerinde olan baskı ve saldırılara karşın olmasının nedeni, özünde sınıfsal çatışmada emekçi yığınların yanında yer almasından değil, istediği 'demokratik' ortamın bozulmasından gelir. Aynı şekilde proletaryanın ve emekçi yığınların yükselen sınıfsal hareketlerine karşı aynı düşünceyle en sert tedbirlerle karşı çıkacağı bilinmelidir. CHP geliştirmeyi amaçladığı kapitalist ilişkiler içinde giderek tekelci burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin kontrolüne ve hizmetine girerken kitlelerden yükselecek tepkileri de gerek ekonomik-sosyal tedbirlerle pasifize etmeyi, gerekse kendi solunda yaşatmaya çalışacağı 'sosyalist' bir parti ile (bunun için TİP ve TKP görev yapmaya hazırdır) boğmaya ve icazet altına almaya çalışacaktır. Bütün bu gelişmeler ülkemizdeki oligarşinin ve oligarşik yönetimin ortadan kalktığından değil, ülkedeki suni dengenin CHP'nin politikası ile emekçi yığınların oligarşiye yedeklenmesi ile korunmaya çalışılması olarak görmek gerekmektedir. Bu nedenle CHP'nin iktidar oluşu kadar iktidarda kalışı da oligarşinin elindedir. CHP, oligarşinin yönetimi 'askeri' bir biçimde sürdürme zorunluluğuna düşmeden sürdürebilmesi için ülkemizdeki son alternatifdir." [446] (abç)       İşte CHP ve CHP hükümetinin gerçek durumu budur. Bu durumda, devirimci tavır, bu gerçeğin kitlelere gösterilmesidir. Bu siyasi gerçekleri açıklama demektir. Öyle ise, CHP iktidarı koşulları içinde, her somut olay ele alınarak, CHP'nin gerçek yüzü kitlelere gösterilmelidir.
      "... işçi sınıfının çoğunluğunun görüşünde bir değişiklik olmazsa devrim olanaksızdır. Bu değişmeyi ise, yığınların siyasi deneyimi sağlar, sadece propaganda değil." [447](abç) Ve devrimciler, yığınların kendi öz siyasal deneyimi ile gerçekleri görmelerinde (sadece propaganda ile değil) yardım ederler. Bir başka deyişle, CHP iktidarının koşulları içinde, CHP'nin her uygulamasına ya da "tarafsız-hakem" tavrına karşı tavır belirleyerek, kitlelerin bu uygulama ve tavırların gerçek hüviyetini görmelerine yardımcı olunur (siyasi gerçekleri açıklama kampanyası). CHP'nin oligarşinin açık faşizm öncesi "son alternatifi" olması, CHP'nin yüzünün açığa çıkarmanın önemini belirler. CHP'nin kitlelerin "umudu" olmaktan çıkması demek (yüzünün ortaya çıkması bunu sağlar), tek alternatifin devrim olması demektir.
      CHP iktidarı koşullarında, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bu çerçevesi, aynı zamanda suni dengenin bozulması demektir. Çünkü CHP'nin iktidar oluşunun temel nedeni, suni dengenin siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesi dışında, CHP'nin politikası ile devam ettirilmeye çalışılmasıdır. Ancak suni dengenin bu sürdürülüş biçimi (devrimci taktiğin politik hedeflerini belirler), diğer biçimlerden farklıdır. Suni dengenin CHP iktidarı ile sürülüşünde temel yöntem, "ekonomik ve sosyal tedbirler"dir. Böylece kitlelerin tepkilerinin pasifize edilmesi, salt sindirme olarak değil, aynı zamanda kanalize edilmeyi ifade eder (Tepkilerin CHP nezninde oligarşiye karşı olmaktan çıkarılması ve böylece kitlelerin -CHP nezninde- oligarşiye yedeklenmesi). Bu ise, şu ana kadar oligarşinin hiç başaramadığı bir durumdur. (12 Mart döneminde I. Erim Hükümeti bu amaçla kurulmuştu.)
      Bu durumda, devrimci taktik, salt oligarşinin siyasal zoruna karşı durma ve siyasal zor araçlarını işlemez hale getirmeye yönelemez. Devrimci taktik, aynı zamanda, CHP iktidarının her türlü "ekonomik ve sosyal tedbir"lerine karşı, olması gerekeni ve tedbirlerin gerçek amacını sergileyen bir tavırdır.
      Bu şartlar içinde devrimci taktiğimiz ne olmalıdır?
      Silahlı öncünün kitlelerden tecridini engellemek ve CHP'nin yüzünü açığa çıkartmak taktiğimizin ana amacı olacaktır. Fakat sorun bunun nasıl gerçekleştirileceğidir? Bu konuda ilk akla gelen yol, CHP'nin, silahlı öncü nezninde, kitlelere saldırmasını sağlamaktır ("en sert tedbirleri" almaya zorlamak) Bu yol, silahlı öncünün fiziksel varlığını sona erdireceği gerceğini içinde taşıdığı anlamda en son yol olmalıdır.
      "Oyunun bozulması" CHP'nin oyuna ters düşen uygulamaya çekilmesiyle mümkündür. Bir başka deyişle, halk nezninde "halkçı" görülen CHP'nin, "halk-oligarşi" ikileminde oligarşi yanında yer aldığı her somut olayla gösterilmelidir. Öyle ki, halk her somut olayda, CHP'nin tavrını bu ikileme göre kolaylıkla tesbit edebilsin. Bu ise, "sömürücüden, vurguncudan, karaborsacıdan, işkenceciden hesap sorulmalıdır" genel sloganı ile yapılabilir. (Bu "hesap sorma"nın aydın kamuoyundan da -küçük-burjuvazinin sol kanadı- desteklendiği unutulmamalıdır.) Tek tek ya da genel olarak bu yöne yönelik gerçekler teşhir edilmelidir. CHP'nin kuvvet gösterisi (ki amacı "dev" gibi güçlü devlet kavramını sürdürmek olacaktır) yönündeki her uygulaması karşı hareketle etkisiz kılınmalıdır. Diyebiliriz ki, halk kitlelerine, bir bütün olarak "halkçı" CHP' nin "halk-oligarşi" ikilemindeki yerini göstermeliyiz. Ancak bugün halk CHP'yi tek yönlü, yani ikilemsiz olarak düşünmektedir. Bunda devrimci bir iktidar alternatifinin zayıf olması etkili olmaktadır. Bu yüzden, halk yığınları "halk-oligarşi" ya da "devrim-karşı- devrim" ikileminin mevcudiyeti yönünde eğitilmeli ve CHP'nin bu ikilemdeki yeri -her somut olayla- gösterilmelidir.
      Bu taktik, her "ekonomik ve sosyal tedbir"in devrimci anlamda olması gerekeni ile CHP'nin yaptığının niteliğini kitlelere göstermek ve anlatmak demektir. Burada "ekonomik ve sosyal tedbir"lerin devrimci anlamda olması ile anti-emperyalist, anti-oligarşik devrimin bu konularda geliştirecekleri (devrim programı) ifade edilmektedir. Kimileri devrimin gerçekleştireceği talepleri belirtmeyi "sol"dan eleştirmektedir. Bu eleştiriler, "zaten hükümetin niteliği bellidir. Böyle bir şey söylemek, "hükümetten bunu istemektir ve bu da hükümetten devrim yapmasını istemekle özdeştir" şeklinde ifade edilmektedir. Her şeyden önce "sol" bir çocukluk anlayışı olan bu eleştiriler, "istemek" kavramının politik olarak değil, sözcük anlamı ile ele almaktadır. İkinci olarak, devrimciler, devrimin yerine getireceklerini çistemek" ile bunun düzen tarafından gercekleştirilemeyeceğini kitlelere göstererek ve bu yolla onları devrim safına çekerek devrim yapmak (taleplerin gerçekleşmesi) için mücadeleyi sürdürenlerdir. Sağ-pasifizm ise, salt "istemek"le yetinirler ve bu taleplerin gerçekleşmesi için, yani devrim için mücadele etmezler. Üçüncü olarak, bu "sol" anlayış, kitlelerin siyasi gerçekleri açıklama kampanyası ile bilinçlenip örgütleneceğini; bunun da silahlı propaganda temelinde nasıl yapılacağını kavramamıştır. "Silahlı propaganda, belli bir devrimci stratejiden hareketle, emekçi yığınlara elle tutulur, gözle görülür maddi ve somut eylemlerden hareketle, soyuta gider. Maddi olaylar etrafında siyasi gerçekleri açıklayarak, kitleleri bilinçlendirir, onlara politik hedef gösterir." [448] Bu sözler onlar için hiç bir anlam ifade etmez. Bu "sol" anlayış, giderek CHP iktidarını silahlı öncüyü tecrit fonksiyonuna karşı kayıtsız kalır ve sonuçta da, CHP iktidarını altında "silahlı eylemler yeterli etki yaratmamaktadır" diyerek sağ-pasifizmin çizgisine oturur (Her sol sapma özünde sağ sapma esprisi). Bu anlayışı 12 Mart dönemi mücadelesi içinde somutlaştırmak yanlışlığını sergilemeye yetecektir.
      Bilindiği gibi 12 Mart döneminde çeşitli adam kaçırma (silahlı eyleme biçimi) olaylarında, tüm siyasi tutukluların serbest bırakılması ve Denizlerin idamının durdurulması talep edilmiştir. "Sol" çocukluk anlayışı ile ele alınacak olunsa, böyle bir talep yanlıştır ve yanlış olmaktan da öte "ütobik"tir. Çünkü hapishaneler, devlet aygıtının bir parçası olup, o olmadan devlet aygıtı otorite ve işlerliliğini yitirir. Bu yüzden "talep" gerçekleşmeyecek, "ütopik" bir taleptir ve ancak devrimle gerçekleşebilecektir! Bu "sol" çocukluk anlayışıyla yola çıkarsak, 12 Mart döneminde yapılan eylemlerin "anlamsız" olduğu sonucuna (sağ-pasifizm) varırız.
      Ama gerçek hiç te böyle kaba ve basit değildir. 12 Mart dönemindeki "talepler" gerçekleşmeyecek "talep" olmaktan öte anlamı vardır. Bu "talepler" ile (somut) I. Erim Hükümetinin gerçek yüzü sergilenmiştir. (Tersi bir düşünce ile, "talep" yerine getirilseydi gerçek yüzü açığa çıkmayacak mıydı diye düşünülebilinir. Bu durumda, başka yönden gerçek sergilenmiş olacaktır: Oligarşinin göründüğü kadar güçlü olmadığı) Bu konuda bir örnek de Lenin'den verelim:
      Lenin, İngiliz devrimcilerine sosyal-demokrat Henderson, Snowden'ler hakkında taktiğin ne olması gerektiği konusunda şöyle diyor :       "Henderson'ların, Clynes, Mac Donald ve Snow'lerin iflah olmaz gerici oldukları doğrudur. Bunların iktidara geçmek istedikleri ve bu yolda zaten burjuvazi ile koalisyon kurmayı yeğledikleri; burjuva kurallarına göre ülkeyi 'yönetmek' istedikleri ve iktidara geçince zorunlu olarak Sebertman ve Moke'ler gibi davranacakları da doğrudur." [449]
      "Eğer biz, salt bir devrimciler grubu değil de, devrimci sınıfın partisi isek, arkamızdan yığınları sürüklemek istiyorsak (ki böyle bir isteğimiz yoksa, gevezeden başka bir şey olamayız) ilkin büyük burjuvazinin siyasal (açık) temsilcilerinin niteliğini göstermeli ve yenmeliyiz ve sonra da işçi sınıfının çoğunluğunun Henderson'larla, Snowden'lerin hiç bir işe yaramadıklarını, bunların hain küçük-burjuvalar olduklarını, iflaslarının kesin olduğunu kendi deneyimleriyle anlamalarına yardım etmeliyiz; ve son olarak Henderson'lardan umudunu kesen işçilerin çoğunluğunun Henderson hükümetini düşürmede başarı şansları olduğu anı yakına getirmeliyiz." [450]
      Bu görevin yerine getirilme zorunluluğu anlaşılır bir şeydir. Kitlelerin bilinçlenmesi ve devrim safına çekilmesi için, tüm düzen içi "umut"larının sona ermesi ve düzenin değişmesi (devrim ile) gerektiğinin bilincine varmaları gereklidir. Lenin, bu görevin, yani küçük-burjuva politikalarının niteliğini kitlelere göstermek için, bu politikanın temsilcileri ile bile "ittifak-blok" kurmayı önerir. Bu blok, seçimlerde bunları desteklemek, ama karşılığında (iktidara geçerlerse) "tam bir ajitasyon, propaganda ve siyasal eylem özgürlüğünü sağlamak" temelinde olmasını önerir. Bu öneriye iki yönden karşı çıkılır: Henderson'lar (küçük-burjuvazinin politik temsilcileri) bunu kabul ederek, yani işçi sınıfını "kullanarak" iktidar olacaktır; ya da böyle bir teklifi reddederek, devrimcileri "aşağılayacak"lardır.       "Eğer Henderson'lar, Snowden'ler bu koşullarla (tam bir ajitasyon, propaganda ve siyasal eylem özgürlüğünü sağlama) blok kurmayı kabul ederlerse, kazançlı biz olacağız. Çünkü propagandamızı yığınlara götüreceğiz ... Sözümüzü esirgemeden ve en küçük bir ihtiyatı bile gerekli saymadan, Henderson'lara karşı propagandayı yığınların anlamasını sağlayacağız.
      Eğer Henderson'lar, Snowden'ler bizle bu koşullarda blok kurmayı reddederlerse, biz bundan daha kazançlı çıkarız, çünkü böylelikle yığınlara, Henderson'ların kapitalistlerle içli dışlı durumlarını bütün işçilerin birliğinden önde tuttuklarını kolayca tanıtlayabiliriz." [451]
      Evet, işte küçük-burjuva politikasının etkisizleştirilmesi ve gerçek niteliğinin kitlelere gösterilmesinde Lenin'in taktiği budur.
      Lenin'de ifade ettiği gibi, devrimcilerin bir şeyin gerçek niteliğini görmesi ile kitlelerin aynı gerçeği görmesi özdeş değildir. Bugün oligarşi, siyasal olarak tecrit olmanın objektif koşulları içindedir. Ancak bu siyasal tecridin olduğu (objektif ve subjektif birlikte) anlamına gelmez. Devrimcinin görevi, objektif koşulları hızlandırarak, subjektif koşulları yaratmaktır. Bunu kabul etmeyen, Lenin'in deyişiyle, gevezeden başka bir şey olamaz. Zaten devrimci, sınıfının en bilinçli öncüsünü ifade eder. Engels'in deyişiyle, komünistler, tarihsel gelişmenin yarattığı bütün ara aşamaların (köleci-feodal-kapitalist) ve bütün uzlaşmaların ötesinde son amacı, yani sınıfların kaldırılmasını ve toprağın ve üretim araçlarının özel mülkiyetine yer vermeyen bir toplumsal düzeni (komünist toplum) kurulmasını açıkça görebildikleri için komünisttirler. Aynı şeyin kitlelerce de açıkça görülebildiği ve görüldüğü kabul edilemeyecek bir şeyin olduğuna göre, komünistler bunu kitlelere göstermekle yükümlüdürler.
      Günümüzde, komünistlerden ayrı olarak, anti-emperyalist, anti-oligarşik kadroların (HKC kadroları) durumu da buna benzer. HKC kadroları, komünist değillerdir, çünkü komünizmin gerçekleşeceğini açıkça görememektedirler. Ama devrimcidirler ve kadrodurlar, çünkü anti-emperyalist, anti-oligarşik devrimin gerekliliğini ve kaçınılmazlığını açıkça görmüşlerdir.
      Bugün CHP iktidarının gerçek niteliğini devrimcilerin görmesi (ki bunu gördükleri için devrimcidirler) ile kitlelerce görülmesi özdeşleştirilemeyeceği, aynı şey olmadığı açıktır. Öyle ise, temel görev, CHP'nin gerçek niteliğini kitlelere göstermektir. Bu ise, ancak kitlelerin siyasal deneyleri ile mümkündür (siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının temel görev olma nedeni). Eğer, bugün kitleler CHP hükümetinin "halkçı" olduğuna ve yaptıklarının "halk için" olduğuna inanıyorsa; her somut olay ele alınarak bunun böyle olmadığını göstermek (sadece anlatmak yeterli değildir) gerekir. Bu ise, yapılması gerekenin ne olduğunu kitlelere anlatmak ve CHP'nin bunu yapmadığını göstermekle mümkündür. Ancak kitlelerden ve somuttan kopmak düşünülmüyorsa (ki bunu düşünmek şarlatanlıktır) açıklanacak gerçekler somut ve maddi olmalıdır. Bu nedenle de, yapılması gereken ile CHP'nin yaptığı çakışmalıdır. Bu da, CHP'nin somutta yapmak istediği ile yapacaklarının, yapılması gereken ile birlikte kitlelere göstermek, anlatmak demektir. Örneğin, Ecevit'in yurtdışı gezilerinin amacı, tekelci burjuvaziye yeni krediler sağlamak ve kendini emperyalistleri tanıtmaktır. Öyleyse, bu gerçek kitlelere anlatılmalı ve gösterilmelidir ve sorun bunun nasıl yapılacağı sorunudur?
      Tek başına propaganda yeterli değildir. Ayrıca somut olarak gerçekte, yani dış politikanın ne olması gerektiği kitlelere anlatılmalı, bu konuda ikna edilmeli ve CHP'nin bunu yapmadığı ve yapamayacağı somut örneklerle kanıtlanmalıdır. Bu da ancak, kitlelere yönelik olarak devrimci dış politikanın ne olduğunun anlatılması zemininde gerçekleşebilir. İşte "talep" olgusu budur. Bir "NATO' dan çıkılmalı-ABD ile olan ikili anlaşmalar feshedilmelidir" demek bunu ifade eder. Yeter ki, kitlelere NATO'dan çıkılması gerekliliğini anlatabilmiş, yani NATO'nun niteliğini kitlelere göstermiş olalım. [107*]
      İşte CHP iktidarı dönemindeki taktik budur.       "Silahlı propaganda, herşeyden önce, günlük maişet dergi vs. içinde kaybolan, emperyalist yayınla şartlanmış, düzenin şu ya da bu 'partisine' umudu bağlamış kitlelerin dikkatini devrim hareketine çeker, uyuşturulmuş pasifize edilmiş kitlelerde kıpırdanma yaratır (...)
      Silahlı propagandayı temel alan örgüt, giderek ezilenlerin tek umut kaynağı olur. Bir yandan işsizliğin ve pahalılığın giderek artması halkın memnuniyitsizliğini hat safhaya ulaştırırken, silahlı propagandanın karşısında baskı ve terörünü iyice artıran, halkın giderek bütün demokratik haklarını rafa kaldıran oligarşi, başta aydınlar olmak üzere bütün halkın nazarında değer yitimine uğrar. Gerilla savaşını başarıyla yürüten parti, önce soldaki çeşitli oportünist fraksiyonların etkisi altında kalmış olan halkın uyanık kesimlerini etrafında toplayacak, soldaki parazitleri giderek temizleyecektir. Pasifistlerin kafalarını karıştırdığı -işçi, köylü, öğrenci- unsurlar giderek, silahlı propaganda etrafında toplanacaktır. Yani, silahlı propaganda önce solu toplayacaktır. Başlangıçta çeşitli eğilimlerin etkisi altında olan samimi unsurlar tek bir strateji etrafında toplanacaktır." [452] (abç)
      Ve ülkemizdeki silahlı devrimci mücadelenin tarihsel gelişimi bu yönde ilerlemektedir ve işte onun en büyük dersi:       "Herşey bizim kararlı, inançlı ve tutarlı savaşçılığımıza bağlıdır. Hiçbir zaman yılmamalıyız. Darbeler ve bozgunlar, yılgınlık değil, tam tersine devrimci inanç ve öfkemizi bilemelidir. Daha tutarlı ve daha az hatalı savaşmamızı sağlamalıdır." [453]



SONSÖZ



      Bugün şehir gerillasının yaratılma aşamasını tamamlamış bulunan THKP-C/HDÖ, tüm eylemlerinde, Marksizm-Lenizmin kılavuzluğu altında Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne uygun bir rota takip etmeğe özel bir gayret göstermiştir.
      Özel bir gayret göstermiştir, çünkü yıllardır Türkiye solunda hakim olan revizyonizm ve pasifizm 1971 silahlı devrimci mücadelenin geçici yenilgisi üzerine çok daha güçlenmiştir. Bunu ek olarak, silahlı devrimci mücadele saflarında ortaya çıkan oportünizmin mevcudiyeti, bu gayreti özelleştirmiştir.
      Bugüne kadarki Öncü Savaşı pratiğimiz çeşitli saldırı ve eleştirilere hedef olmuştur. Genellikle "eleştiri" adı altında yapılan saldırılar, soldaki genç ve samimi unsurların (kadro olabilecek unsurlardır) kafalarını karıştırmak ve bulandırmaktan başka hiç bir amaç gütmemektedir. THKP-C/HDÖ'nün pratiği ile ilgili olarak yürütülen bu saldırılar, bu pratiğin Öncü Savaşı olmadığı ve mücadele biçiminin silahlı propaganda olmadığı noktalarında odaklaşmaktadır.
      Bu konudaki "eleştirilere" tek tek cevap vermeğe ne gerek vardır, ne de zaman. (Bu yazımız aynı zamanda bu eleştirilerin tamamına cevap da teşkil eder.) Ancak bu "eleştiriler"in amaçları ve yarattığı sorunlar özel bir anlam taşımaktadır.
      Öncü Savaşı ile Halk Savaşının tek bir sürecin iç içe geçmiş iki halkası olduğu ve bu sürecin uzun süreli bir savaş süreci olduğu unutturularak, herşeyin birden yapılması yönünde bir hava yaratılmaya çalışılmaktadır. Bu da, kaçınılmaz olarak "örgütler arası rekabet" diyebileceğimiz bir durum yaratmaktadır. Bu "rekabet" o düzeye ulaşmıştır ki kimi gruplar neye karşı alternatif olacaklarını şaşırarak, THKP-C/HDÖ (Acilciler)'e karşı alternatif olma yolunu seçmişlerdir. Bu grupların bir kısmı gücünü aşan ya da gücünü yoketmeğe yönelik eylemlere girerek kendi kendilerini yok etmişlerdir. Bir kısmı ise, kendi içlerinde bölünerek, çeşitli eylemlerle "Acilciler"le "rekabet" havasına iyice kapılmışlardır. O düzeydeki, tek bir şehirde ve tek biçim eylemlerle yürüttüğü hareketini militarizm haline dönüştürmüştür. Bu unsurlar, belirli olanak ve gizlilik koşulları ile şehir gerillasının tek bir şehirde varlığını sınırsız bir süre devam ettirebilme durumunu kavrayamayarak, bu sınırsızlığı, sınırsız büyüme olarak düşünmektedir. Belirli bir gelişim, eylem biçimlerinin gelişimiyle ya da eylemlerin sayısıyla ölçülemeyeceği açıktır. Che'nin deyişiyle, toplumsal süreçlerde şiddet ve şiddetsizlik arasındaki fark, karşılıklı atışların sayısıyla ölçülemez, o akıp giden somut durumlarla ilgilidir.
      Öncü savaşı pratiğimizde karşılaştığımız bu durum, özellikle Latin-Amerika'da sık sık ortaya çıkmış bir durumdur. Militarizm anlayışının ürünü olan çliderlik için mücadele" ya da "örgütler arası rekabet"in yarattığı kayıpların ülkemizde çok sınırlı olması bu tezin uygulayıcıları için teşvik edici bir ortam yaratmıştır. Mesele önce kimin ateş ettiği ya da kimin daha çok eylem yaptığında değildir. Unutulmamalıdır ki, bizler devrimci mücadeleye girdiğimizde ilk ateş çoktan açılmıştı. Bu yüzden, önemli olan herkesin belirli bir strateji çerçevesinde ve ülke çapında üstüne düşeni yapmasıdır. Tek bir şehirde yürütülecek bir hareketin, bir "rekabet" havası içinde sürdürülmesi, yeni unsurlar yaratsa da, savaşın gelişmesine (ülke bütününde) hizmet etmeyeceği unutulmamalıdır.
      Genellikle diyalektik materyalizmin bakış açısını kazanamamış ve olayları "sağduyu" ya da formel mantık ile yorumlayan bu unsurların davranış biçimleri ilk bakışta adam akıllı mantıki (!) geliyorsa, bunun nedeni, bu düşünce biçiminin "sağduyu" denilen şeyin düşünce biçimi olmasındandır. Ama bu unsurlar, kendi "dört duvarının zavallı alanına kapanıp kaldığı sürece ne kadar saygıdeğer olursa olsun", geniş bir alana atılmayı göze aldığı andan itibaren şaşılacak "serüvenlerle karşılacaklardır. Ağaçlar onun ormanı görmesini engellemektedir".
      Bugün CHP, Dünya Bankası tarafından ifade edilen "kır gerillasına karşı ekonomik ve sosyal tedbirlerin alınması" yönünde özel gayret göstermektedir. TDAS-I'de III. bunalım döneminde ortaya çıkan gelişmeleri ifade ederken belirttiğimiz bu durum, "küçük üreticilerin desteklenmesi", "köye ulaşım projesi", "köy-kent" (ki bir çeşit Vietnam'da uygulanmaya çalışılan "stratejik köycükler" projesidir) olarak pratiğe konmaya başlanılmıştır. Bu da oligarşi ve emperyalizmin neye ne değer biçtiğinin açık kanıtlarıdır.
      "... örgütsel çalışma bir üst gerilla savaşına yönelik olmalıdır. Önümüzdeki görev, şehir gerillası taktikleri ile ülke çapında yürütülen savaşı yaygınlaştırmaktır. Bu görev, doğrudan kır gerillasını yaratma aşamasına bağımlıdır ve ona yönelir. Bu görev kır gerilla savaşı ile tamamlanmak zorundadır. Bu nedenle THKP-C/HDÖ'nün tüm çalışmaları bu yönde geliştirilecektir." [454]       Ve bu, geriye dönüşün olamayacağı bir dönemin yaşanması demektir. Bu dönemde nelerle karşılaşılacağını ve savaşın ne zaman zafere erişeceğini önceden söyleyemeyiz. Ancak savaşın katı, acımasız ve çok kanlı olacağını ve zaferin mutlak olduğunu önceden söyleyebiliriz. Bu süreçteki tüm sorunların çözümü ise, Marksizm-Leninizmin eylem kılavuzluğu ile mümkün olabilecektir.



YAŞASIN ÖNCÜ SAVAŞI
YAŞASIN HALK SAVAŞI
KURTULUŞA KADAR SAVAŞ
TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ
HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ
THKP-C/HDÖ

Ekim 1977-Haziran 1978







Dipnotlar


[396] Stalin: Diyalektik ve Tarihi Materyalizm, s: 14
[397] Engels: Anti-Dühring, s: 531
[398] Engels: age, s: 92
[399] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[400] ASD'ye Açık Mektup
[401] "Devrimci" (!) Yol, Sayı: 17, s: 10
[402] Mahir Çayan: Yayın Politikamız, Kurtuluş, Sayı: 1, 15 Mart 1971
[403] Lenin: Marksizmin Kaynağı
[404] Lenin : Bir Adım İki Adım Geri, s: 72
[405] Lenin: age, s: 72
[406] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[407] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[408] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[409] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[410] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[411] "Devrimci" (!) Yol: Bildirge, s: 35
[412] Dimitrov : Faşizme Karşı Birleşik Cephe, s: 50, May yay.
[413] THKP-C/HDÖ : PASS ve DG Oportünizmi-II, Mayıs 1977
[414] Mahir Çayan: Devrimde Sınıfların Mevzilenmesi
[415] THKC I Nolu Bülten
[416] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[417] Lenin : "Sol" Komünizm, Bir Çoçuk Hastalığı, s: 93-95
[418] Che : Gerilla Savaşı: Bir Yöntem, Askeri Yazılar, s: 203
[419] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[420] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[421] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[422] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[423] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[424] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[425] Clausewitz : Savaş Üzerine, s: 94-115
[426] Mahir Çayan: Devrimde Sınıfların Mevzilenmesi
[427] "Devrimci" (!) Yol, Sayı: 18, s: 13
[428] "Devrimci" (!) Yol, Sayı: 18 s: 13
[429] İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
[430] Lenin: Devlet ve İhtilâl, s: 10
[431] Che Guavara: Latin-Amerika Devriminin Taktik ve Stratejisi, Siyasal Yazılar, s: 115-16
[432] "Devrimci" (!) Yol, Sayı: 17, s: 10 ve Sayı: 18, s: 12
[433] İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
[434] İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
[435] İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
[436] "Devrimci" (!) Yol, Emperyalizm (!), Sayı: 17, s: 16, 1 Mayıs 1978
[437] "Devrimci" (!) Yol, Sayı: 17, s: 16, 1 Mayıs 1978
[438] Emperyalizm ve Yeni Sömürgecilik, s:21, 1976-"Devrimci" (!) Gençlik Yay.
[439] Lenin: Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi, Önsöz
[440] "Devrimci" (!) Yol, Sayı: 8, s: 2, Eylül 1977
[441] "Devrimci" (!) Yol, Sayı: 8, s: 2, Eylül 1977
[442] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[443] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[444] THKP-C/HDÖ: Mevcut Durum-II
[445] THKP-C/HDÖ: Mevcut Durum-II
[446] İlker Akman: Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
[447] Lenin: Sol Kömünizm, s: 93
[448] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[449] Lenin: "Sol" Komünizm, s: 89
[450] Lenin: age, s: 95
[451] Lenin: "Sol" Komünizm, s: 96-97
[452] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[453] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[454] THKP-C/HDÖ: Mevcut Durum-II


[94*] Engels'in burada sözünü etmiş olduğu "ideoloji", kitleleri aldatan, "yalanlaştırıcı" ideolojidir, soyut akıl yürütmenin ürünüdür. Yani sözü edilen bilimsel ideolojiye ilişkin değildir.
[95*] Tarihsel gelişim süreci içinde bunlar daha açık anlaşılacaktır.
[96*] Mayıs 1978'de, dönek Yusuf Küpeli'nin, THKP-C Merkez Komite üyesi iken kaleme aldığı ve konu ve içerik olarak doğru olan, "65-71 Türkiye Devrimci Mücadelesi ve Dev-Genç" broşürünün Mahir Çayan yoldaş tarafından yazılmış bir broşür olarak basanların (Devrimci Kurtuluş Yay.) bu "unutkanlıkları" nasıl açıklanabilir? İlk akla gelen oportünizmdir. Ancak genç ve samimi bir yığın unsurun varlığı düşünülecek olursa bu yanlış olur. Bizce bu "unutkanlık", "71 hareketi"ni hiç ama hiç bilmemekten kaynaklanmaktadır.
[97*] Bu hava içinde oligarşinin 12 Mart darbesi gelmiş ve ortamın bütün yalancı pehlivanlarını, "keskin donkişotlarını" darmadağınık etmiştir.
[98*] 29-30 Ekim Toplantısı ile ilgili bir noktayı belirtelim: Dönek ve hain Yusuf Küpeli'ye göre, bu toplantıya Mahir Çayan yoldaş katılmamıştır ve bu yüzden "herşeyi yapan ve kuran" kendisidir. Böyle bir süpekülasyonla bazı şeylere sahip çıkmak ya da yanlışlığını ima etme tamamen gayri-ciddi bir iddiadır. Diyelim ki Mahir yoldaş bu toplantıya bizzat katılmamış olsun, bu neyi değiştirecektir. Böyle bir şeyin göstereceği şey, tüm kişilerin güvenilir kabul edildiği, "yoldaş" kabul edildiğidir. O gün için Yusuf Küpeli ve diğerleri THKP-C üyesi olarak kabul edildiğini gösterir. Ama savaş acımasızdır. "Devrim yolu engebeli, dolambaçlı, sarptır. Bazıları düşerler, geride kalırlar. Daha düne kadar beraber omuz omuza yürüdüğümüz bazı arkadaşlarla artık beraber değiliz. Onlar için daha fazla duramayız. Çünkü onlar tercihlerini geriye doğru yaptılar. Onlar bataklığı tercih ettiler. Ve maalesef namlularını bize çevirdiler. Bu mücadele sınıf mücadelesidir. Burada el titremesine, teredüte ve karasızlığa yer yoktur. Sınıflar mücadelesinde proleterya yoldaşlığının dışında feodal ve ataerkil ilişkilere yer yoktur." (ASD'ye Açık Mektup)
[99*] Bazılarına göre bu olay "kişisel sürtüşme-kişiler arasındaki kariyer çatışması"dır. Bunu ileri sürenler, firar olayı sonrasında Mahir Çayan yoldaşın Yusuf Küpeli ile bir kez konuşması ve bu konuşmada da "yazıları yazanda benim, eylemleri yapan da benim" diyerek kovmasını gerekçe (!) yapmaktadır. Ayrıca daha sonra çkonuşma" teklifi gelince, sadece "ama Münir'le konuşuruz" denilmesi bu gerekçeye (!) destek olarak kullanılmaktadır. Bir döneklik ve hainlik olgusunu bu biçimde lafızlarla ele almak şarlatanlıktan başka bir şey değildir. Herşeyden önce THKP-C içinde teorik-pratik seviyesi en yüksek olanların birisi olan Yusuf Küpeli'dir ve bu kişinin "meseleleri daha önce bilmiyorduk, okuduk öğrendik" demesi inandırılıcılıktan uzak olduğu kadar, savaşı terk etmesi için gerekçe yapması bu kişiden özel olarak hesap sorulmasını zorunlu kılar. Ki bu kişi Mayıs Darbesinden sonra THKP-C'nin kararlarını belirleyen tek kişi durumundadır ve bu yüzden ilk hesap verecek kişidir.
[100*] Bu plan, kimilerince "böyle şey yoktur", "böyle bir şey düşünülmemiştir" denilerek reddedilmektedir (DG- Y). Bugün bu plan hakkında en son bilgiye sahip olabilenlerden sadece Ertuğrul Kürkçü hayattadır. Ve bu plan E. Kürkçü, yakalandıktan sonra Sıkıyönetim Mahkemelerinde ifade etmiş ve dosyasında mevcuttur. DG-Y oportünistlerinin karşı çıkış nedeni açıktır: Öncü Savaşını somut koşullara bağlı taktik evreye indirgemek. Bu nedenle tüm gerçekler tersyüz edilmektedir.
[101*] Ama oligarşi için 12 Mart gibi dönemler kaçınılmaz olduğu için "zorunlu bir devre" demekten geri kalmazlar. Bu da Marksizmin evrensel tezlerini açık inkâr etmemek için yapılan kelime oyunudur. Çünkü herşey, son tahlilde, zorunluluk içerir.
[102*] Fakat bu "tesbit" siyasi durumla ilgilidir. Kimileri ise, Malatya olayı "önceden görülebilirdi, böyle bir hareketin böyle sonuçlanacağı açıktır" demektedirler. Bunlar tesbit edilememiştir sözümüzden siyasi sonuçları değil, olayların somut gelişiminin tesbitini anlayacaklardır. "Marks, dünya tarihini 'önceden tahmin etmek zor değildi ... bunu yapmamaları gerekirdi' öğütlerini veren dar kafalı aydın açısından değildi de, fırsatları yanılmaz bir biçimde önceden hesaplama durumunda olmaksızın, onu yapanların görüşü açısından görmüştür." (Lenin)
[103*] Daha sonra bu sağ-pasifist unsurların "Kesintisizi inkar" etme durumları hiç şaşırtıcı değildir. Aksine sağ-pasifizmin gerçek hüviyetini gösterir.
[104*] "Spekülasyon yapılıyor" denilmemesi için belirtelim: Kendilerinin sağ-pasifist anlayışları ve oportünistlikleri "yeni Dev-Genç yaratma ve bu yolla partileşme" olarak formüle edilen biçimde eleştirilirken (o zamanki dergileriyle) "Devrimci" (!) Gençlik'te, "bu ihbarcılıktır", "bu sözleri DGM savcıları dikkate alır" diyerek geçiştirmeye çalışıyorlardı. Çeşitli sayılarına bakılınca görülür.
[105*] Böyle bir durum, silahlı devrimci öncü mevcut olmadığı koşullarda ileri sürülmüş olsa idi, bu kadar önemli olmayabilirdi. Ancak günümüzde bunu ileri sürebilmek, silahlı mücadeleyi reddetmekle özdeştir.
[106*] Silahlı eylemlerin belli günlerde ya da o günlerle ilgili olarak düzelenen bir harekât olarak yapılması ile "anma günü silahlı eylem" anlayışı karıştırılmamalıdır. Bu ikincisi, silahlı eylemin amacı olarak, o günü vurgulamayı ifade eder. THKP-C/HDÖ'nün yaptığı birincisidir ve silahlı eylemi somut politik hedeflere yönelik olarak belirli bir taktik tavrın içinde mütalaa ederken, ayrıca (tali) o günlerin gerçek niteliğini açıklamayı amaçlar. Zaten "anma günü silahlı eylem" anlayışına uygun hareket eden unsurlar, eylemelerinin salt o güne denk düşmesi ve isimlerinin belirtilmesi ile yetinmektedirler. Ki bu silahlı propaganda değil, silahlı eylemdir. Daha önceki bölümlerde bahsettiğimiz gibi, eylemlerin salt "silahlı" olmasına bakarak aynı kefeye konamaz.
[107*] Yıllardır, sağ-pasifistlerce de atılan bu sloganların etkisinin olmamasının nedeni de burada yatar. Kitlelere NATO'nun gerçek niteliği anlatılamamıştır ki, kitleler bu yönde siyasal eyleme katılsın.


Gelecek Bölüm BİRİNCİ BÖLÜM