Başsız At

BAŞSIZ AT
PAUL BERNA


Yarım Gün Tatil
1



    Gaby ve çete, Petits Pauvres Sokağının tepesinde kalan Fernand Douin'in evindeydiler. On çocuk, sırayla ata binerek hızla tepeden indiler ve aşağıdaki Vache Noir Sokağına vardılar. Bu sokağa gelen her çocuk yere atlıyor ve Atını sürükleyerek arkadaşlarının sabırsızlıkla sıra beklediği tepeye çıkıyordu.

    Yolun sonunda bir yamaç vardı. At ve binicisi buradan geçerek etrafı dikenli telle çevrili olan alanın yanındaki sete varıyordu. Buraya geldiğinizde ufka doğru uzanan bomboş kırlardan başka bir şey göremezdiniz. Onun için de atın Üstünde iki saniye kadar uçtuğunuzu sanırdınız. Fakat topuklarınızla fren yapmazsanız bir anda atın üstünden düşer ve kendinizi yerde bulurdunuz. Çocuklar bu tür düşmeyi 'Başarılı İniş' diyorlardı. Her binişin sonunda at, kaldırıma devriliyor ve parke taşlarına çarpan sağrılarından boşluktan gelir gibi bir ses çıkıyordu. Hiçbir biniş böyle olamıyordu doğrusu!

    Fernand Douin, bir yıla yakın süredir atın sahibiydi. Faubourg Baccus'dan bir eskici üç paket kara tütüne karşılık atı Mösyö Douin'e vermişti. Fernand da Noel sabahı bunu astığı çorabın yanında bulmuştu. Çocuk, sevinç ve coşkudan beş dakika süreyle konuşamamıştı. Oysa atın, dış görünüşünde öyle bir olağanüstülük de yoktu. Hatta daha başlangıçta bile atın uygun bir başı olmamıştı. Mösyö Douin, ona kalın mukavvadan bir baş yapmışsa da bu iki gün bile dayanmamıştı. Marion, ata ilk binişinde altmış kilometre hızla yokuştan inerken Mösyö Mazurier'in kömür kamyonuna bindirmiş ve o anda atın başı kopmuştu. Baş ve diğer kazalarda kaybedilen ön bacaklar çöplüğe bırakılmıştı. Sonra çocuklar, Ponceau yolundaki tünelde bir deney binişine kalkışınca atın arka bacakları da kopmuştu. Kuyruğundan da söz etmek gereksiz. Çünkü kuyruğu yoktu zaten.

    Artık geriye kalan sadece atın gövdesiydi. Cilâsı yer yer kalkan bedeni gri renkteydi. Üstüne de boyayla küçük, kahverengi bir eğer yapılmıştı. Eskici bu atla birlikte üç tekerlekli bir bisikletin alt kısmını da vermişti. Bunun da ne pedalları ne de zinciri vardı ama insan herşeye de sahip olamazdı ya! İşte artık üç tekerlek üstüne yerleştirilmiş bir at geçmişti ellerine. Hem bu at, tıpkı bir saf kan hayvan gibi Petits Pauvres sokağının asfalt yokuşundan aşağı iniyordu.

    Cite Ferrand'lı çocuklar bu atı pek kıskanıyorlardı ve sadece en gerekli kısımları kalan bu atın bir merkep veya domuz olabileceğini söylüyorlardı. Çocuklar 'domuz' sözcüğünün atı çok daha iyi tanımladığını ileri sürmekteydiler. Hem Petits Pauvres sokağının kovboylarının budalalık ederek bazı olmayan eski bir domuz yüzünden yaşamlarını tehlikeye atmalarının da gereksiz olduğunu öne sürmekteydiler. Çünkü atı durdurmanın zor bir iş olduğunu inkâr olanaksızdı. Fernand, Hurdacı Cesar Aravant'ın avlusunu çevreleyen tele takılarak dizini fena sıyırmıştı. Marion da Poncrau tünelinde iki dişini kaybetmişti. Bu olaylar ikisi için de hiç hoş olmamıştı. Fakat neyse diz üç gün sonra iyileşmiş ve düşen dişlerinin yerine de iki hafta sonra yenileri çıkmıştı. At da hâlâ işlek durumdaydı. Hemen hemen her erkeğin demiryollarında görev yaptığı ve trenlerin işlemesini sağladığı bu isli küçük arka sokak ölçülerine göre bile at iyi çalışır durumdaydı.

    Çete, uzun tartışmalar sonucu atı günde bir kez kullanmaya karar verdi. Böylece atı fazla yormamış olacaklardı. Her çocuk ata iki kez binecekti. Hiç kimse atın uzun süre dayanacağını sanmıyordu. Böyle biniş zamanını kısaltmakla birlikte hepsi de ona en fazla Paskalyaya kadar binebileceklerini umuyorlardı. Oysa en korkunç düşmelerde bile paralanmamıştı at. Yine de Petits Pauvres'den son hızla iniyordu aşağı.

    İçlerinde tek fren yapmadan aşağıya kadar inen Gaby olmuştu. Hem o bir rekor da kırmıştı. At, bu yolu otuz beş saniye içinde aşmıştı.

    Fernand, atı sayesinde arkadaşı Marion'u çeteye sokabilmeyi başarmıştı. Oysa çete Louvigny Triagedaki gizli örgütlerin en sıkı olanıydı.

    Bu cesaret isteyen sporu sadece kendileri yapabildikleri için üyeler birbirlerine daha da yakınlaşmışlardı. Gaby, mahsus bir yaş sınırı koymuş ve bunu aşağı tutmuştu. Çeteye on iki yaşından büyük kimse alınmıyordu.

    Çünkü Gaby, "On iki yaşını geçtin mi tamamiyle budala olursun," diyordu. "Eğer bütün ömrünce böyle budala kalmazsan talihlisin demektir." Yalnız bu sözler biraz da tuhaftı. Çünkü Gaby bu yaş sınırını aşmak üzereydi. Fakat çocuk gizli gizli bu sınırı on dörde çıkarmayı plânlıyordu. Böylece aradaki bu küçük farktan yararlanabilecekti.

    Şimdi Bonbon'un ağabeysi Tatave, arkadaşlarının eleştirici bakışları altında atla yola çıkmaya hazırlanıyordu.

    Marion, Fernand'a, "Bak o ne kadar ağır," diye yakındı. "Aslında onun ata birden fazla kez binmemesi uygun" Günün birinde atın bu yağ tulumunun altında paralanacak. Atın, bütün tekerlekleri ezilmiş olarak yukarıya cıkarıldığını göreceğiz."

    Yüz metre kadar aşağıda küçük Bonbon, yolun Cecille sokağıyla kesiştiği yere bakıyordu ve ortalıkta bir şey olmadığını belirtmek için elini salladı. Tatave, bir roket gibi onun yanından geçti, Başını öne eğmiş, elleriyle atın paslı gidonunu sıkıca kavramıştı.

    Küçük bir İspanyol olan Juan, omuz silktı. "O iyice ağır ama Gaby'le yarışamaz. Korkar. Vache Noir sokağına elli metre kala frene basıyor. Bir gün onun ayaklarını gidonun altına bağlayıp buradan öyle yollamalıyız doğrusu."

    Daha aşağıda Petits Pauvres sokağının dönemeci vardı ve orası yukarıda duranlar tarafından görülemiyordu. Çocuklar bekledilerse de bu uzun sürmedi. Yolun sonundan kırılan camın çıkardığı büyük şangırtı yankılandı. Bunu bir çığlık, birbirine bağlı küfürler ve patlayan iki tokadın sert sesi izledi.

    Çene kasları gerilen Gaby, "Amanın!" diye içini çekti.

    "Tatave bir yere çarptı!"

    Fernand, "Gidip bir bakalım," diye önerdi. Çocuk at yüzünden kaygılanmıştı.

    Marion, "Zidore ve Melie aşağıda kaldılar," diye atıldı. "Bizim uğraşmamıza gerek kalmadan ikisi Tatave'yi bu tatsızlıktan kurtarırlar."

    Gaby, hemen etrafına bakındı. Orada Marion, Fernand ve Juan'dan başka Berthe Gideon, ve Fabourge Baccus'lu küçük zenci çekirge Larique vardı.

    Gaby, kararını vererek, "Cecile sokağına kadar inelim. Onları öyle kendi başlarına bırakamayız. Belki de gerçek bir kaza oldu," dedi.

    Dört yol ağzına geldiklerinde diğerlerinin köşeden çıktığını gördüler. Çocukların bakışlarında bir karamsarlık okunuyordu. Zidore Loche, zavallı talihsiz atı iki tekerleğinin üstünde itiyordu. Tatave de onun yanında yürümekteydi. Çocuk hafif hafif topallıyordu ve yüzü de epey kızarmıştı. Atın üçüncü tekerleği de onun elindeydi.

    Çetenin ilk yardım uzmanı olan Amelia Babin, gerideydi ve durmadan sırıtıyordu. Zaman zaman da öfkeli boğuk seslerin geldiği Petits Pauvres sokağına bakmak için dönüyor ve vücudu tutmaya çalıştığı kahkahalarla sarsılıyordu.

    Zidore, yaklaşınca bağırdı. "Er geç bunun olacağı belliydi zaten! Tatave daima en hatalı anda fren yapıyor. İhtiyar Zigon, el arabasına şişeleri doldurmuş ana yoldan geliyordu. O sırada Tatave, dönemeçten çıktı. Ben yerimden kımıldamadım. Ama Tatave ne yaptı dersiniz? Hemen orada frenlerine dayandı. O zaman Şak diye el arabasının içine girdi tabii!"

    Melie, gülerken vücudu sarsılıyordu. Sarı saçlarına siyah bir eşarp bağlanmış olan küçük kızın ince yüzünde hiç de acıma yoktu.

    "Tatave, olağanüstü başarılı bir iniş yaptı doğrusu! Onu görmeliydiniz! Setin orada teli aşarak bir bomba gibi gitti. İnanın böyle oldu! İhtiyar Zigon, tıpkı bir morina balığı gibi ağzını açarak ona öyle bakakaldı."

    Gaby, "İhtiyar Zigon'a bir şey olmadı ya?" diye sordu.

    "Hayır, ona bir şey olmadı. Fakat bir kaç düzine şişesi kırıldı. Zigon çok öfkelendi."

    Marion, "Ona yarın tam beş düzine şişe götürürüz," diye atıldı. "Yan makasın oradaki eski demiryolunun gerisindeki çukur şişe dolu. Hem orasını bilen kimse de yok."

    Tatave, sol dizini fena berelemişti. Ayrıca pantalonunun arkası sarımsı renkli, yapışkan çamurla adeta kaplanmıştı.

    Tatave, öfkeyle, "Kan... Kovalar, kovalar, kovalar dolusu kan," diye söylendi.

    Sonra utana sıkıla elindeki tekerleği Ferdinand'a verdi. Diğerleri o sırada Zidore'un etrafına toplaşarak atı incelemeye koyuldular. Sonra Gaby, kaygıyla başını kaldırarak, "Galiba sonunda bu iş başımıza geldi," diye mırıldandı. "Atın ön kısmındaki demir tamamiyle parçalanmış. İki tekerlek bu ön demirin parçasının üstünde kalmış. Olağanüstü bir iş başardığını söylemek zorundayım doğrusu, Tatave!"

    Tatave, kızarıp başını önüne eğerek burnunu çekti.

    Bu kazaya neden olduğundan ötürü bir dakika kadar öyle susup kaldılar.

    Fernand, yüreğinde derin bir sızı duydu. "Atım!" diye düşünüyordu. "Benim atım! Louvigny'den Villenueve Saint Georges'e kadar olan bölgede onun bir benzeri bile yoktu."

    Marion, elini usulca onun omzuna dayayarak teselliye çalıştı. Fısıldayarak konuştu. "Baban atını onaracaktır. Bak görürsün. Hem düşünecek olursan bu ilk kez başına gelmiyor ki..."

    Fernand, başını sallayarak, "Bilemiyorum?" diye cevap verdi. "Bilemiyorum. Demir çatalı kırıldı. Bunun ne demek olduğunu anlıyorsun. Bunu onarabilmek çok zor bir iş."

    O sırada küçük Bonbon da Cecile sokağından çıktı. Çocuk avaz avaz ağlıyordu.

    "Her zaman böyle oluyor!" diye haykırdı Bonbon. "Daha ikinci kez ata binmemiştim. Gittiniz atı paraladınız..."

    Gaby, çetenin en küçüğü olan Bonbon'u avutmak için döndü. "Haydi ağlama öyle. Gelecek sefere seni iki yerine üç kez ata bindireceğiz."

    Bonbon, "Haydi oradan!" diye bağırdı. "Gelecek kez diye bir şey olamayacak. At parça parça oldu."

    Tatave, bu sözler üzerine fena halde telâşlandı. Adeta diğerlerinden gizlenmek ister gibi büzüldü.

    Bonbon hâlâ bağırıp ağlıyordu. Sonunda ağabeysi Tatave, umutsuzluk ve üzüntüyle durumu anlatmaya yeltendi. "İhtiyar Zigon'un sol taraftan çıkarak geldiğini görünce hemen fren yaptım tabii. Bu durumda yerimde kim olsaydı aynını yapardı tabii."

    Gaby, sert sert, "Ya öyle!" diye çıkıştı. "Sen tam orada fren yaptın ve bu yüzden ihtiyar Zigon'un arabasının içine girdin. Ah zavallı ahmak! O anda yapmaman gereken de buydu işte. Bu durumda fren yapmaman gerekirdi."

    Bu sözler üzerine bütün çocuklar dayanamayarak kıkır kıkır güldüler. Sadece Marion ve Fernand, onlara katılmadılar. Fernand, bir eliyle tekerleği tuttu. Diğerleriyle de atın paslı gidonunu yakaladı. Atı arkasında sürükleyerek ağır ağır yokuşu çıkıp eve doğru gitti.

    Diğerleri epey gerideydiler. Ellerini ceplerine sokmuş yürüyor ve bu kazayı tartışıyorlardı.

    Fernand, atını dikkatle bahçe duvarına dayadıktan sonra arkadaşlarının yanına döndü. "Atı şimdilik burada bırakacağım," diye açıkladı. "Babam işten dönünce atımı bu durumda görecektir. Eğer o demir çatalı onarabilirse bunu hemen yapacaktır."

    Zidore, arkadaşlarına bakarak, "Peki şimdi biz ne yapacağız?" diye sordu.

    Diğerleri de birbirlerine baktılar.

    Gabby, atıldı. "Biz de Perşembe Pazarına gidip etrafa göz atabiliriz. Hem karnım da acıktı. Doğrusunu isterseniz yiyecek bir şeyler bulmamız yerinde olur."

    Bunun üzerine çocuklar Marion'a döndüler. Çünkü kız çetenin veznedarıydı.

    Marion, ceketinin ceplerini karıştırdı. Sırtındaki bir erkek ceketiydi. Bu kızın giyebilmesi için kesilip ufaltılmıştı. Marion, bunun altına da kısa, gri bir etek giymişti. Bir bale dansözünün tül eteği kadar kısaydı bu. Bu yüzden de kızcağızın uzun, sıska bacakları eteğin altından iki değnek gibi gözüküyordu.

    Marion, bulduğu parayı tekrar tekrar saydı. Sonunda, "Hepimize birer polonais alabilecek kadar paramız var," diye açıkladı. "Yalnız Madam Macherel geçen seferden borcumuz olan yirmi frangı istemezse tabii. Bunu isterse bir şey alamayız."

    Gaby, mırıldandı. "Bu durumda Madam Macherel'in tanımadığı birini göndermeliyiz. O bizim Karayı tanımıyor. Çünkü Kara hiçbir zaman buralarda dolaşmıyor. Haydi, git Çekirge... Seni istasyonun orada bekleyeceğiz."

    Madam Macherel'in fırınında diğer çöreklerin yanı sıra dilimi on frank olan yapışkan, bulamayı andıran siyahımsı renkli bir nesne yapılıyordu. İşte bu ünlü polanais'di. Bu pek pahalı olmakla birlikte çok da tatlıydı. Polonais insanın midesine tıpkı kurşun gibi iniyordu fakat yemek vaktine kadar da tok tutuyordu.

    Gaby'nin çetesi ağır ağır Liberation Alanını geçti. Aslında burası sıska ağaçların çevrelediği kahverengi bir toprak parçasıydı sadece.

    Gaby, yanında Zidore ve Juan'la önden yürüyordu. Tatave, Fernand ve küçük Bonbon onların biraz arkasındaydılar. Fifi de bir gruptan diğerine koşuyor, bir okşayış veya tatlı bir sözcük bekliyordu. Fifi, sarımsı renkli, kısa tüylü bir köpekti. Vücudu bir tazıyı andırıyordu fakat uzun, ince kuyruğu daha çok bir fareninkine benziyordu. Marion, onu Louvigny Cambrouse'un altında kalan Louvigny Triage denilen mahallede bulmuştu. Orada tarlaların gerisinde gölcüğü andıran su birikintileri vardı. Bunların etrafını da yüksek otlar ve bodur ağaçlar sarmıştı. Çevrede oturanlar ve hatta Paris'de yaşayanlar hasta, yaralı veya ölmek üzere olan köpeklerini getirerek oraya bırakıyorlardı.

    Marion, bu köpeklerle dost oluyordu. Onların hastalıklarından veya yaralarından korkmuyor ve hepsine de bakıyordu. Sonunda sanki bir büyü yapılmış gibi hayvanlar iyileşip ayağa kalkıyorlardı.

    Marion'un evinde hiçbir zaman bir düzineden az köpek olmuyordu. Bunları bayat ekmek ve çevredeki dükkâncıların seve seve verdikleri artıklarla besliyordu.

    Marion'un annesi Madam Fabert, pek çok kez içini çekip başını sallamış ve gözlerini umutsuzlukla gökyüzüne dikmişti fakat hiçbir zaman kızına bu işten vazgeçmesini söylememiş ve onun cesaretini kıracak bir şey de yapmamıştı.

    Çete, alanın köşesine geldiği sırada Gaby, geriye dönerek arkadaşlarına göz kırptı ve, "Roublot burada!" diye seslendi. "Onun sesini buradan duyabiliyorum."

    Çocuklar, bunun üzerine adımlarını sıklaştırdılar. Küçük Perşembe Pazarı alanına girerek kalabalığa karıştılar. Roublot, her zamanki gibi işportasını alanın öbür köşesine yerleştirmişti. Onun bulunduğu yeri Cafe Parisien'in pembe ışığı aydınlatıyordu. Adam, müşterileri çekebilmek için türlü laf ediyordu ama hiç kimse onun sebze rendeleriyle ilgilenmiyordu. O hiç de hoş bir yaratık değildi. Solgun, şişman yüzünden kötülük akan, küçük kirli işler çevirdiği belli olan bir adamdı.

    Roublot, geçen yaz Gaby'i bir çakmağı cebine atmakla suçlamıştı. Gaby'i tutup Müfettiş Slnet'in karşısına çıkarmışlardı. Bu ciddi bir olay olmuştu. Gaby, ömründe hiçbir şey çalmamıştı. O böyle şeyler yapacak bir çocuk değildi. Ayrıca çetesinde de hiçbir zaman hırsız olmamıştı. Daha sonra bu tatsız işi Gaby'nin babası Mösyö Joye halletmişti.

    Yüz kilodan daha ağır bir adam olan Mösyö Joye, demiryolları onarım atölyesinde teknisyendi. Adam, ertesi Perşembe pazara inmiş ve herkesin önünde Roublot'a, "Bir daha böyle bir münasebetsizliğe kalkışırsan sana unutamayacağın bir ders veririm," demişti. Bu sözler de Roublot'a yetmişti. Ondan sonra çocuklara ilişmemişti. Roublot, çocukların derme çatma işportasına yaklaştıklarını görünce, "Ah işte sonunda dinleyicilerim geldi!" diye bağırdı. "Gerçek uzman onlar. Onlar hiçbir zaman bir şey satın almazlar. Fakat modern teknolojinin harikalarını beğenirler. Bu harikalar ev kadınları için yaratılmıştır. Haydi, işportanın etrafına toplanın çocuklar... Yok o kadar sokulmayın..."

    Marion, "Bir tane bile satamayacaktır," diye fısıldadı. "Bu eski şeyler sadece bir kez çalışır. Kullandığının ertesi günü de çöp tenekesine atarsın."

    Gaby de ilâve etti. "Bu adam hiçbir şey satmıyor. Veya pek az şey satabiliyor. Fakat bu durum da onun umurunda değil. Onun buraya başka amaçla geldiğini sanırsın."

    Fernand, hayretle Gaby'e dönerek, "Başka ne amacı olabilir ki?" diye sordu.

    Gaby, sırıttı. "Orasını bilemiyorum. Pek çok kimse gizli gizli işler çevirirken böyle satış yaparmış gibi davranırlar. Aslında bu sadece bir gösteriş sayılır."

    O sırada Çekirge, soluk soluğa geldi. Fakat çocuğun elinde dikkatle yağlı kâğıda sarılmış olan on parça polonais vardı. Hepsi Çekirgenin etrafını aldılar. Gaby de tatlıları paylaştırdı. En büyük olan iki parçayı Çekirgeyle Bonbon'a verdi. Zengi çocuk, polonais'leri aldığı için bunu hakketmişti. Bu arada en küçük parça da Tatave'ye düştü. Böylece , bir daha atı parçalamamasını öğrenecekti.

    Sonra tatlılarını yiyerek yine dönerek Roublot'u seyretmeye koyuldular. Adam, makineye sırayla bir havuç, bir patates, bir elma, bir portakal ve bir parça da peynir attı. Makinanın öbür ucundan tiksinilecek bir karışım çıktı.

    Gaby, tatlısının son lokmasını da yutup parmaklarını yaladı ve Fernand'a yaslandı. Usulca, "Görüyor müsün?" diye fısıldadı.

    Fernand, "Görüyorum," der gibi başını salladı. Durumu farketmişti tabii. Bu sırada Fifi'ye tatlısından biraz vermek için eğilmiş olan Marion da doğruldu. O da aynı anda çocukların dikkatini çeken şeyi gördü.

    Roublot makinanın parçalarını her zamanki gibi hızla ve ustalıkla takıp çıkartıyordu. Fakat aklının başka yerde olduğu da belliydi. Başını hafifçe sağa, isli istasyon binasına doğru çevirmişti. Hiç durmadan konuşurken küçük siyah gözlerini o yönden ayırmıyordu. Yoğun bir dikkatle oraya bakıyordu.

    Gaby, usulca Tatave'nin arkasına geçti ve sanki hiç ilgilenmezmiş gibi uzaklaştı. Alanın köşesindeki iki işportanın orada epey kalabalık vardı. İnsanlar dolaşıp duruyorlardı. Bu yüzden de Foublot'un kimi gözetlediğini ilk bakışta anlayabilmek zordu. Çocuk önce, işportaların gerisinde kalan kaldırıma baktı. Kaldırımın taşları işportalarından vuran ışıkla yer yer parlıyordu. Depodan çıkmış olan insanlar da evlerine giderlerken buradan geçmekteydiler. İşçiler Cite Ferrand'daki evlerine dönüyorlardı. İşte Gaby, bu adamlara bakarken onların arasında eski bir şapka ve koyu yeşil yağmurluk giymiş uzun boylu, zayıf birini seçti. Müfettiş Sinet'di o.

    Gaby, ağır ağır giden adamı seyretmeye başladı. Koyu yeşil yağmurluk kalabalıkta kayboluyor ve sonra işportalar arasında beliriyordu. Gaby, ona bakarken, "Müfettişin acelesi var galiba," diye düşündü. "Sanki birine yetişmeye çalışıyor. Onu gözden kaçırmak istemiyor."

    Gaby'nin gözleri çok keskindi ve sonunda geçenler arasında başka birini daha seçti. O mavimsi bir işçi tulumu giyminişti. Louvigny Triage'da her gün bu kılıkta yüzlerce adam görebilirdiniz. Bu tulumlu adam iyice iri yarıydı. O ağır ağır uzaklaşıp gitti ve Müfettiş Sinet de kendisini izledi. Kısa süre sonra da Liberation Alanındaki kalabalığa karışarak gözden kayboldular. Gaby daha fazlasını göremedi.

    Çocuk, tekrar Roublot'a döndü. Satıcı hâlâ türlü laflarla seyircilerini oyalıyordu. Louvigny Chambrouse'dan bir ev kadınıyla Cite Ferrand'dan beş fabrika işçisi kız da çocuklara katılmıştı. Sinsi adam, şapkasını hafifçe geriye itmiş duruyordu. Alnında ter taneleri parlıyordu. Marion, Sinet'i görmemişti. Hele gri mavi işçi tulumu giymiş olan adamdan haberi bile yoktu. Fakat dikkatli gözlerinden diğer şeyler kaçmamıştı.

    Kız, "Roublot korkuyor," diye mırıldandı.

    Roublot, bu arada durmadan eline geçen şeyleri makinede kıyıyordu. Hem paniğe kapılanlara özgü bir hızla hareket etmekteydi.

    Bonbon, birden yüksek sesle, "Bu eski makine bir işe yaramaz," diye düşüncesini açıkladı. Hem küçük çocuk yıkıcı bir güvenle konuşmuştu.

    Bu sözler herkesin gülmesine neden oldu ve böylece adeta sihir bozuldu. İşportanın önündeki kalabalık dağıldı. Öfkeden deliye dönen Roublot'nun karşısında sadece ev kadını kaldı.

    Gaby de çeteyi alarak pazarın karşı tarafındaki tuhafiye işportalarına götürdü. Fakat daha bu işportalara varmadan Fernand, dayanamayıp arkaya, Cafe Parisien'in pembe ışıklarıyla aydınlattığı yere baktı.

    Marion, sordu. "Neye bakıyorsun?"

    Fernand, hayretle, "Roublot gitmiş," diye cevap verdi. "Her şeyi orada bırakıp gitmiş. Çabucak gitmiş!"

    Allies sokağının köşesine geldiklerinde Bonbonla Tatave'nin annesi Madam Louvier karşılarına çıktı. Kadının ellerinde içleri sebze dolu kocaman iki sepet vardı. O durup oğullarını çağırdı. Tatave ve küçük Bonbon istemeye istemeye çeteden ayrıldılar.

    Fernand, Tatave'ye, "At için üzülme!" diye seslendi.

    Vakit geç olmaya başlamıştı. Hava kararıyordu ve yola gölgeler çökmüştü. Yarım tatil sona ermişti.

    Kısa süre sonra Çekirge Larique ve Juan da diğerlerinden ayrılıp Faubourg Bacchus'a gittiler. Berthe Gideon da arkadaşlarıyla vedalaşarak hızlı hızlı Cite Ferrand'a doğru yürüdü. Sonra ayrılma sırası Gaby'e geldi. O da caddeyle Aubertin sokağının kesiştiği köşedeydi. Marion ve Fernano yalnız kaldılar.

    Fernand, başını kaldırıp Louvigny'nin eski saat kulesine baktı. Sonra, "Babam eve dönmüştür artık," diye mırıldandı.

    Marion da köpeğine ıslık çaldı. Sonra el tutuşarak Petite Pauvres sokağına doğru gittiler. Bu da alanı ortadan böler yoldu zaten. Tam köşeyi döndükleri sırada Fernand, evinin önünde kaldırımda yatan bir şey gördü. Gözlerini hayretle açarak buna yaklaştı. Yerde böyle yatan atıydı.

    Marion, "Atını içeriye alman gerekirdi," dedi.

    Fernand, talihsiz atı usulca yerden kaldırıp iki arka tekerleğinin üstüne dayadı.

    Öfkeyle, "Biri buradan geçerken atımı devirmiş olmalı," diye söylendi. "Ne budala insanlar var. Ben kimsenin yoluna engel olmasın diye atımı duvara dayamıştım."

    Marion, içini çekti. "Bazı insanlar sırf eğlenmek için her şeyi böyle devirirler. En iyisi atına bir bak. Kırılan bir şey olmadığını umarım, Fernand."

    Çocuk, atın tekerleklerini çevirip, gövdesini yokladı.

    Sonra rahat bir soluk aldı. "Neyse atın bir şeyi yok. Eğer babam demir çatalı onarabilirse Cumartesi veya en geç Pazar günü buna tekrar binmeye başlayabiliriz. Babamın bizi düş kırıklığına uğratmayacağını da bilirsin."

    Fernand, bu sözleri söylerken başını kaldırdı ve birden bir adamın usulca alandan çıktığını gördü. Süzülen kimse bir gölgeyi andırıyordu. Fakat sokak lambasının sarı ışığı vurunca Fernand adamı tanıdı. Bu Roublot'du. O adi adam, şapkasını iyice gözlerine doğru indirmişti. Düğmelerini iliklememiş olduğu yağmurluğu bacaklarının etrafında adeta, dalgalanıyordu. Roublot, çocukları farkedince kalakaldı ve halinden şaşırmış olduğu da belliydi. Ne yapacağını bilemez gibiydi.

    Fernand, gizlemeye gerek duymadığı bir düşmanlıkla, "Ne istiyorsun?" diye sordu.

    Roublot, cevap vermedi. Bunun yerine kollarını açarak çocukların üstüne geldi. Sanki onları duvara yapıştırmak istiyordu.

    Marion, bunu görür görmez iki parmağını dudaklarına götürdü ve son derece tiz bir ıslık çaldı. Bu ıslığı da boş sokakta yankılandı.

    Roublot, sanki bir büyü yapılmış gibi sokağın sonunda beliren üç kocaman köpeği görünce dehşete kapıldı. Köpekler birer canavara benziyorlardı. Uzun tüylü, yüzleri çirkin hayvanlar hiç ses çıkarmadan geliyorlardı. Onların böyle sessiz sedasız ve hızla gelmeleri inanılacak gibi değildi.

    Roublot, yarı döndü ve sonra canını kurtarmak ister gibi koşmaya başladı. Olanca gücüyle koşuyordu. Marion, kahkahalarla gülmeye başladı. Üç köpek, hızla kızın önünden geçtiler. Bunlar Sezer adlı Büyük Danuva, Hugo ismindeki kocaman tazı ve Fritz adındaki Alsas köpeğiydi. Aslında üçü çevrenin en sert ve amansız köpekleriydi. Yine üçü de bir zamanlar Marion'un Petits Pauvres'deki köpek hastanesinde tedavi edilmişlerdi.

    Küçük kız, dilini şaklatınca hayvanlar Roublot'ya kovalamaktan hemen vazgeçerek iyi eğitilmiş köpekler gibi geri döndüler. Sevinçle kuyruklarını sallayarak Marion'un etrafını aldılar. Sonra sevgiyle köpekleri okşadı. Bu iri yarı köpekler de Fifi'yle ahbap oldular. Kısa süre sonra da Marion onları savdı ve köpekler Cecile sokağına doğru giderek gözden kayboldular.

    Marion, arkadaşına baktı. "Seninle bir süre kalmamı ister misin? Annem tam beşte beni bekliyor. Fakat bir kaç dakika geç kalmamın önemi yok."

    Fernand, istasyon tarafına bakarak, "Buna değmez," diye mırıldandı. "Babam neredeyse gelir."

    "İyi ama ya Roublot geri dönerse?"

    "Dönemez. O korkağın,biridir."

    Marion, "Neyin peşinde olduğunu bilmek isterdim," diye içini çekti. Sesinden endişesi belli oluyordu.

    Fernand, başını salladı. "Bazı insanlar böyledir. Ortada bir neden yokken saldırmaya kalkarlar. Roublot, küçük Bonbon'un şakasına öfkelendi anlaşılan. Neyse, sen artık git Marion. Eve geç kalmanı istemem doğrusu."

    Marion, arkadaşıyla vedalaşarak tepeden indi.

    Mösyö Douin, işinden eve dönünce oğlunu eşikte çömelmiş buldu. O bir kolunu atına dolamış bekliyordu.

    Fernand, babasına, "Annem Quartier Neuf'da birilerine yemek götürdü," diye haber verdi. "Sekizden önce eve dönemeyeceğini söyledi."

    Babası, onu azarladı. "Böyle soğukta bekleyecek yerde gidip komşulardan birinde otursaydın. Haydi, içeriye gir bakalım."

    Fernand, önden giderek eve girdi. Atını da iki tekerleğinin üstünde sürüyordu. Mösyö Douin, "Bu gün öğleden sonra ne yaptın bakalım?" dedi.

    Fernand, kekeledi. "A... At... at kırıldı. Parçalandı. Ön tekerleği çıktı."

    Mösyö Douin, neşeyle, "Neee?" dedi. "Yine mi?"

    "Korkarım bu kez durum ciddi."

    Adam mutfağın ışığını yakarak elindeki torbayı masaya bıraktı. O sessiz, sakin iyi bir insandı. Uzun, gür bıyığı kırlaşmaya başlamıştı ve yüzünde daima hüzünlüymüş gibi bir hal vardı.

    Mösyö Douin, bir iskemleye oturarak içini çekti. "Pekâlâ şu hayvana bir bakalım öyleyse."

    Oğlu, atı geri geri iterek mutfağa soktu. Geriye kalan iki tekerlek hiç bir zaman yağlanmamıştı. Bu yüzden de dönerlerken gıcırtılı sesler çıkarıyorlardı. Adam, gidonu tutarak zaran görebilmek için atın üstüne eğildi.

    Sonra birden irkildi. "Amanın! Demir çatal paralanmış."

    Fernand, umutsuzlukla omuz silkti. Mösyö Douin yine içini çekip gidonu dizlerine dayadı ve kırılmış demir çatalı daha büyük bir dikkatle inceledi. O iyi bir teknisyendi. Bu yüzden çok şey onarmış elini bilgiyle madenin üstünde gezdirdi.

    Sonunda, "Anlaşıldı," diye mırıldandı. "Buna bir şey yapmama olanak yok. öyle rasgele kaynak bunu tutmaz. Bunu yapacak olursam bu sefer gerçekten boyunlarınızı kırarsınız."

    Fernand, korkunç bir umutsuzluk duydu. Sessiz sedasız ağlamaya başladı. Babası, göz ucuyla bakınca bu durumu gördü. Atın gidonunu daha yumuşak bir hareketle masaya dayadı. Hafifçe boğuk olan sesini biraz yükseltti. "Böyle üzülme, ahbap. Neşelenmeye bak. Beni dinle. Yarın sabah işe giderken araba fabrikasına uğrayacağım. Orada atölyede çalışan Mösyö Rossi boş zamanında bize yeni bir demir çatal yapar. Onun için bunu yapmak çok kolay. Ne yazık ki kırılan çatalı buradan çıkaramıyoruz. Bunun demir testeresiyle kesilmesi gerekiyor. Onun için atı alıp götüreceğim." Birden güldü. "Yarın beni kolumun altında bu ihtiyar beygirle görecek olan bütün arkadaşlarım alay edeceklerdir!"

    Fernand, göz yaşları arasında gülümsedi. Sonra, "Arkadaki iki tekerleği çıkarabilirsin," diye önerdi. "Böylece daha az yük taşımış olursun. Zaten atın başı yok. Tekerlekleri de çıkarsa ne olduğu anlaşılmaz. O zaman kimse de seninle alay etmez."

    Mösyö Douin, gidip alet çantasını aldı. Kısa süre sonra ikisi de atın üstüne eğilip uğraşmaya başladılar. Madam Douin, saat sekizbuçukta gelip babayla oğlu yerde, atın yanında görünce güldü.

    "Bunu biliyordum zaten," diye mırıldandı. "Geri dönerken Zidore'un annesi olanları bana anlattı. Demek Tavate yıldızları gördü ha! Yalnız şunu bilmelisiniz. Bu günlerden bir gün biriniz boynunuzu kıracaksınız!"

    Mösyö Douin, başını kaldırdı. "Çocuğu kendi haline bırak. Onlar da biraz eğlensinler. Şimdi yaşamın tadını çıkarmazlarsa hiçbir zaman çıkaramazlar. On ikisine geldiler mi iş işten geçmiş olur."

    Fernand, annesine yardım etmek için yerden kalktı. Mösyö Douin de iki tekerleği çıkardı ve atın gövdesini koridora itti. Sonra gidip ellerini uzun uzun yıkadı. Karısı onun ıslık çaldığını duyunca başını kaldırdı. Sonra, "Otuz yıl önce Faubourg Baccus'daki eski çiftlikte sen de böyle yaşamın tadını çıkardın değil mi?" diye güldü.

Ata Veda
2



    Marion ve annesi, Petits Pauvres sokağının sonunda pek eski bir evde oturuyorlardı. Bu neredeyse yıkılacak gibi duran evin bir yüzü de Vache Noir sokağına bakıyordu. Kimse bu sokağa 'Kara inek' anlamına gelen bu adın nasıl takıldığını bilemiyordu. Marion ise buna otuz yıl kadar önce oradaki dikenli telle çevrili topraklara, bırakılan eski lokomotifin neden olduğuna inanmaktaydı.

* * *


    Ertesi gün okuldan sonra yani ikindi üzeri Gaby, çetenin en güçlü üyelerini yanına alarak Cesar Aravant'ın hurda demir avlusuna gitti. Burası parçaları sökülmüş kamyonlar, yığınlarla paslı demir, toprağa yarı batmış, yataklı vagonlar ve bükülmüş raylarla dolu, tam bir mezbeleydi. Marion, nereye bakmaları gerektiğini biliyordu. Arkadaşlarını en arkadaki rayların yanındaki şişe dolu hendeğe götürdü.

    Şişeler ta dipteydi ve üstlerine topraklar dolmuş etraflarında otlar bitmişti. Bu yüzden de şişeler adeta oraya yapışıp kalmıştı.

    Çocuklar çalışmaya başladılar ve kısa süre içinde Berthe Gideon'un ödünç vermiş olduğu bebek arabasına kırk veya elli şişe doldurdular. Sonra Gaby, Zidore ve Fernand ile Faugbourg Baccus'un yolunu tuttu. Her çocuk sırayla dolu arabayı çekiyordu. Tatave, kaza yüzünden hâlâ topallıyordu. Onun için de bu işten kaçmış ve kızlarla gitmişti.

    Üç çocuk yüklerini küçük tahta kulübeye getirince ihtiyar Zigon gözlerine inanamadı. Bütün malı kendi içmiş olduğu şarapların şişelerinden oluşuyordu. Bununla birlikte yine de kulübede epey şişe birikmişti.

    İstasyon yolundan geri dönerlerken Gaby, biraz da üzüntüyle, "İhtiyar at aslında pek önemli değildi," diye mırıldandı. "Sadece üç tekerlek üstüne oturmuş tahta bir gövdeydi. Fakat yine de onu özledim. Dünden beri bana yapılacak hiç bir şey yokmuş gibi geliyor. Baban verdiği sözü tutacak mı dersin, Fernand?"

    Fernand, arkadaşına baktı. "Babam bu sabah atı alıp götürdü. Mösyö Rossi bunu onarmayı deneyecektir. Kendisinde bu iş için gerekli bütün gereçler var... Fakat bunun Pazara geri geleceğini de pek ummamalısınız doğrusu."

    Zidore "Şimdi ne yapacağız?" diye inledi.

    Fernand, mırıldandı. "Eden sinemasında bir kovboy filmi var. Marion, okula giderken bunun resimlerine bakmış. Film renkliymiş. Marion bunun harika olduğunu söylüyor." Gaby, "Sinemaya gitmek için de çok para gerekiyor," diye içini çekti. "Juan'la Çekirgenin sinemaya verebilecek paraları yok. Biliyorum onların suçu yok ama birinin onların bilet parasını vermesi gerekiyor. Zaten iflas ettik."

    Fernand, "Marion bu işin icabına bakar," diye cevap verdi.

    Cafe Parisien doluydu. Kahvenin önünden geçerlerken Gaby camlardan içeriye baktı.

    Birden, şaşırarak konuştu. "Roublot'u Perşembeler dışında burada pek göremezsiniz. Şuraya bakın."

    Adi yaratık, kahvede oturuyordu. Karşısında da içi kürklü deri ceketler giymiş olan sert halli iki adam vardı. Onlar derin bir konuşmaya dalmışlardı. Birbirlerine doğru eğilmişlerdi. Şapkaları da birbirine değiyordu. Konuştukları şeyin pek önemli olduğu anlaşılıyordu.

    Fernand, birinin hızlı hızlı arkasından geldiğini duyarak omuzunun üstünden baktı. Sonra kahvenin ışığı Müfettiş Sinet'in koyu yeşil yağmurluğunu aydınlattı. Zidore ve Gaby, birbirlerini dürttüler. Müfettişin sağ yanağına pembemsi renkli bir flaster yapıştırılmıştı. Bu da adamın esmer yüzünde bir tuhaf duruyordu. Müfettiş, çocukları fark etmedi ve kahvedeki müşterilere de hiç aldırmadı. Kısa süre içinde de karanlıklara karışıp gözden kayboldu.

    Gaby, neşeli neşeli güldü. "Biri müfettişin gözünü morartmış. Üstelik bunun yeni olduğu da belliydi!"

    Zidore, şaşırarak, "Fakat Müfettiş Sinet pek sevinçliye benziyordu," diye karşılık verdi.

    Gaby, sözlerine devam etti. "Dün geceyi anımsıyor musun? Müfettiş, Liberation Alanında birinin izinden gidiyordu. Her halde orada bir şey oldu... Acaba orada ne oldu?"

    Mösyö Douin, saat sekizde ve eli boş geldi. Fernand, bir şey ummuyordu. Sadece gözlerini iri iri açıp bir şey söylemeye cesaret edemeden babasına öyle baktı.

    Adam, başını salladı. "Dönerken Mösyö Rossi'yi görmeye vaktim olmadı. Kusura bakma oğlum. Ama Mösyö Rossi bu işi karşılıksız yapıyor. Onun için kendisinden acele etmesini de isteyemem tabii."

    Cumartesi günü durmadan yağmur yağdı. Fernand, okuldan çıkınca arkadaşlarından ayrılarak doğru eve gitti. Çünkü hava ilginç bir şey yapmalarına olasılık vermeyecek kadar kötüydü. Marion da onun yanında değildi. Kızcağız, çetenin Pazar günü sinemaya gitmesini sağlayabilmek için para bulmaya çalışıyordu. Çocukların hepsi de ceplerini boşaltmıştı. Bu sayede Marion paranın yarısını bulmuştu. Geri kalanı da hava kararmadan bulacağına da inanıyordu. Fakat çeteden kimse mucizelere inanmıyordu. Onlar at gibi sinemanın da bir düş olacağını düşünmekteydiler.

    Tatave, "Neden şişeleri satmıyoruz?" diye önerdi. "İhtiyar Zigon bunların tamamını sevinçle alır."

    Marion, ona sert set karşılık verdi. "Satamayacağın bazı şeyler vardır. O şişeler herkesin malı. Onları bulmuş olmam onlarla istediğimi yapabileceğim anlamına gelmez. Hem o şişeleri ihtiyar adama satarsak nasıl bir durumla karşılaşırız? Belki iflas ettik ama düzenbaz değiliz."

    Saat altıyı vurduğu sırada Marion da Fernand'ın evine erişti. Çocuk eve bakıyordu. Annesi yoktu ve sıkıntıdan ağlayacak hale gelmişti.

    Marion, "Parayı buldum," diye gülümsedi. "Hem biraz paramız da artacak. Böylece ötekilerin memnun olacaklarını umarım. Bununla birlikte filmler hiç bir zaman atın yerini tutamaz."

    Fernand, sordu. "Bunu nasıl başardın?"

    "Oh, Quartier Neuf'de bir yaşlı lady, parayı tamamlamamı sağladı. Louvigny Cambrouse'da bir veteriner fazla ilâç vererek onun pakinuva köpeğini zehirlemiş. İki gün içinde köpeğin iyileşmesini sağladım. Genellikle köpekleri tedaviden para almam fakat bu sefer at yüzünden ayrıcalık yaptım, Pazar gününü böyle oturup düşünerek geçiremeyiz değil mi?"

    Marion geleli beş dakika kadar olmuştu. Birden kilitte bir anahtarın döndüğünü duydular. Mösyö Douin kapıyı açtı.

    Adam, "Onu getirdim," diye gözünü kırptı. "Onu içeriye almam için bana yardım et."

    Başsız at, ön bahçenin beton yolunda üç tekerleğinin üstünde duruyordu. İyice eskimiş gövdenin üstüne eski bir kömür çuvalı örtülmüştü.

    Mösyö Douin, "Tekerlekleri arkadaşım Mösyö Rossi kendi eliyle taktı," diye devam etti. "Hem tekerlekleri yağladı. Ayrıca bükülmüş olan telleri de düzeltti. İyi bir iş yaptı doğrusu. Ona teşekkür etmeyi unutmamalısın."

    Üçü atı iterek mutfağa soktu. Işıkta buna bakmayı istiyorlardı,. Fernand, kömür çuvalını çekti ve parmaklarını yeni çatalın üstünde gezdirdi. Mösyö Rossi, bunu yağlıboyayla yeşile boyamıştı.

    Mösyö Douin, "Çok iyi olmuş!" diye bağırdı. "Bu demir çatal hem sağlam hem de iyi."

    Marion, bir kez kapıp atın vücudundaki tozları silerken Fernand da iyi işleyip işlemediğini anlamak için tekerlekleri teker teker inceledi. Adam, onları seyrederken ellerini uğuşturup duruyordu.

    Sonra, anlatmaya başladı. "Yolda çok tuhaf bir şey oldu. Cafe Parisien'in önünden geçiyordum. Birden kahveden bir adam çıktı. Benden izin bile almadan kolumu yakaladı. Bana taşıdığım şeyin ne olduğunu sordu. Bunun üzerine çuvalı çekerek ona atı gösterdim. O zaman, 'Tamam,' dedi. 'Sana bunun için beş bin Frank veririm.' Onun şaka ettiğini sandım doğrusu. Fakat hiç de öyle değilmiş. Adam peşime takıldı ve alana kadar da geldi. Bu sırada durmadan fiyatı yükseltiyordu. Köşeye geldiğimde o on bin Frank vereceğini söyledi. Onu başımdan güçlükle atlatabildiğim! de belirtmeliyim. Bu zor oldu."

    İki çocuk başını kaldırdı.

    Fernand, sordu. "O adam Roublot'du değil mi?"     "Hayır, o değildi. Bu adamı hiç tanımıyorum. İri yarı bir erkekti. İki gündür traş olmadığı belliydi ama kılığı hiç de fena değildi. Ayrıca benimle alay etmediği de belliydi. Bununla birlikte bu eski ata on bin Frank vermeye kalkması... Bu delilik doğrusu!"

    Endişelenen Marion'la Fernand birbirlerine baktılar. Bu sürprizin verdiği sevinç birden yok olmuştu. At geri gelmişti ama Mösyö Douin'in anlattıkları her şeyi mahvetmişti.

    Adam, oğlunun yüzünü görerek endişelendiğini anladı ama bunu yanlış yorumlayarak, "Keşke bunu sana anlatmasaydım," diye söylendi. "Şimdi senin kafana bu düşünceyi soktum. Fakat sen şunu aklına iyice koy, oğlum. Bu at bir metelik bile etmez! Bunun hiç değeri yok!"

    Fernand da öfkelenerek karşılık verdi. "Bu benim atım. iki misli para da verseler onu satmam. O ahbabına söyle. Bunu böyle bilsin. Atımı asla satmam!"

* * *


    Yeni takılan demir çatalı denemek için ata ilk binen de Fernand oldu tabii. Küçük Bonbon'un da üç kez ata binmesine izin verildi. Saçları rüzgârda uçuşan kızlar da kendilerini yokuş aşağı bıraktılar. Petits Pauvres sokağı boyunca pencerelerden öfkeli veya gülen insanlara baktı. At, gök gürültüsü gibi sesler çıkararak inerken yoldan geçenler can havliyle dar kaldırıma fırladılar. Böylece kendilerini kurtardılar.

    Yol üstündeki bütün çocuklar da, "Haydi in!" diye haykırdılar.

    Vakit ilerleyip Pazar gezmesine çıkan insanlar, sinema. veya futbol maçından dönenler Petits Pauvres sokağına doldular. Yabancıları ilk gören de Fernand oldu. İri yarı iki adamın kılığı orada oturanlarınkinden çok farklıdı. Bu yüzden de yabancı oldukları hemen anlaşılıyordu.

    Fernand, son inişini yaparken o yabancıların Marion'un evinin bahçe kapısının önünde yani sağ kaldırımda beklediklerini gördü. Çetenin yarısı her aşağıya inen biniciyi alkışlamak için aşağıdaydı. İki adam da orada hareketsiz durmuş onları seyrediyor ve bir şey demeden somurtuyorlardı. Bu arada Fernand, yere atlayarak, "Bu gecelik bu kadar," diye bağırdı.

    Marion da o arada adamları görmüştü. Onun için de çetenin büyük üyelerine işaret ederek durumu haber verdi. Gaby de o sırada çocukların itirazlarını kesti. Çocuklar, Fernand'ın etrafını aldılar ve böylece onunla beraber atla birlikte yokuşu tırmandılar.

    Fernand, Marion ve Gaby'nin yardımıyla atı mutfağa soktu. Terliklerini giyip ateşin önüne yerleşmiş olan Mösyö Douin onlara gülerek baktı. Sonra oğluna, "Anlat bakalım, " dedi. "Nasıl gitti?"

    Fernand, "Yeni olsaydı bu kadar olağanüstü koşamazdı at," diye cevap verdi. Ama birden durdu çocuk. Kısa bir sessizlik oldu. Fernand yakınır gibi ekledi. "Yalnız belirli bazı kimselerin durup bakmaları çok iç sıkıcı... Bu hoşuma gitmiyor..."

    Mösyö Douin, piposunu ağzından çekti, "Hangi insanlar?" diye sordu.

    Fernand, "gidip kapıyı usulca araladı. "İşte oradalar, baba. Bir bak."

    Mösyö Douin, kapının aralığından baktı. Hava kararmaya başlamıştı ve bu arada Petits Pauvres sokağı da boşalıyordu artık. Köşedeki kahveye gidip gelenler vardı, fakat sokağın büyük bir sessizliğine bürünmüştü. İçi kürklü deri ceketleri giymiş iki adam ağır ağır yokuşu tırmanıp gelmiş evin karşısındaki kaldırımda ilerliyorlardı. Onlar hiç bakmadan evin önünden geçtiler. Mösyö Douin usulca kapıyı kapattı. İskemlesine otururken, "Başı olmayan bir at için on bin Frank," diye homurdandı. "Onların aynı adamlar olduklarından eminim. Benimle konuşan adam ve onun arkadaşı... Tuhaf şey... Bazı kimseler böyle acayip şeyleri tutturuyorlar demek!"

    Fernand, atıldı. "Dün gece seninle konuşan adam mı?"

    "Tam anlamıyla bilemiyorum. Fakat uzun boylusu ona çok benziyor. O sırada hava kararmakta olduğu için pek iyi göremedim. Neyse, biri seni rahatsız etmeye kalkarsa bana söylersin. Gaby, sen de durumu babana anlatırsın. Sözümü duydun mu?"

    Marion, güldü. "Hele bir denesinler."

* * *


    Yabancılar, çeteyle ilişki kurabilmek için ertesi Perşembeye kadar beklediler. Saat öğleden sonra beşe geliyordu. Hava kapalı olmakla birlikte batıda bulutlar biraz sıyrılmıştı. Batmakta olan güneş bulutları kızıla ve Petits Pauvres'daki evleri de pembemsi bir renge boyamıştı.

    Gaby, çetenin yarısıyla Fernand'ın evinin önündeydi. Diğer yansı da Vache Noir sokağında bekliyor ve at her dönemeçten çıkarak aşağıya inerken de coşkuyla haykırıyorlardı. Küçük Bonbon her seferki gibi yine Cecile sokağının köşesinde gözcülük ediyordu.

    O sırada Zidore, ikinci kez ata binmişti. Onun dört yol ağzına doğru yıldırım gibi indiğini gördüler ve yaralanmış bir domuz gibi avaz avaz bağırdığını da duydular. Üç dakika geçti ama yol boş kaldı. Zidore ortalıkta yoktu. Oysa onun atı tutarak yokuşu tırmanması gerekiyordu. Sabırsızlıkla kendi sırasını bekleyen Juan, "Bu sefer ne numara çeviriyor o?" diye söylendi.

    İki günden beri her şey pek sakindi ve bu yüzden Gaby, Mösyö Douin'in anlattıklarını düşünmeye gerek duymamıştı. Ama birden irkildi çocuk. Sonra, "Haydi gelin!" diye haykırdı. "Çabuk olun!"

    Koşarak yokuştan indiler. Fernand, Zidore ve üç kız, içi kürklü deri ceketler giymiş iki adamla acı bir tartışmaya girişmişlerdi. Adamlardan biri atın gidonunu yakalamıştı ve bunu çekerek çocukların elinden kurtarmaya çalışıyordu.

    Fakat Berthe ve Marion sıkı sıkı sol tekerleğe yapışmışlardı. Zidore ve Fernand da sağ tekerleği tutuyorlardı. Melie ise kopuk arka bacaklara sarılmıştı. Beşi de olanca sesleriyle bağırıyorlardı. Onlara Marion'un oniki köpeği eşlik diyordu. Köpekler, kızın evinin bahçe teli arkasında zıplıyor ve durmadan havlıyorlardı. Diğerleri yetişince adamlar atı bırakmak zorunda kaldılar.

    Fernand, Gaby'e, "Bu adamlar atımızı satın almak istiyorlar," diye seslendi. "Fakat biz satmıyoruz..."

    Adamlardan uzun boylusu da bağırdı. "Haydi... Haydi... Tam onbin Frank vereceğiz. Bu hiç de az bir para değil. Bu parayla yepyeni bir at alabilirsiniz. Hem de başı, pedalları olan bir at."

    Gaby, "Saçma!" diye çıkıştı. "Yıllardır öyle bir at yapılmıyor. Hem bu Fernand'ın atı. Oynayabileceğimiz tek şey de bu zaten. Ayrıca bu at satılık değil."

    Uzun boylu adam, gülerek arkadaşına döndü. "Duydun mu, Pepe? Buradakiler birbirlerine pek bağlı."

    Diğeri ağır ağır ceketinin düğmelerini açıp iyice kalın bir cüzdan çıkardı. Aksi bir tavırla, "Kesin şu gürültüyü!" diye homurdandı. "İşte para burada. Bunu alın ve buradan gidin. Biz atı istiyoruz."

    Gaby, kararlı bir tavırla "Atı alamayacaksınız!" dedi.

    Fernand, sessiz sedasız atı götürüp bahçe teline dayadı ve on çocuk bunu korumak için kaldırım boyunca sıralandılar. Güneşin son ışıkları onların yüzüne vuruyor karşılarında duran iri yarı iki adam gölgede kalıyordu.

    Pepe adındaki adam, "Bakalım göreceğiz," diye homurdanarak Gaby'e yaklaşacak oldu.

    Fakat Gaby yerinden kımıldamadı, ve diğerleri iki yandan ona yaklaştılar.

    Marion da kendi kendine güldü. Kız, iki parmağını ağzına götürüyordu.

    Pepe'nin bir domuzunkini andıran küçük gözleri parlıyordu. Dişlerinin arasından tiz bir ses çıkararak konuştu. "Bekle bakalım, oğlum. Botumun burnunu yediğin zaman anlarsın."

    Gaby, dudak büktü. "Bana vuramayacağından eminim. Bana tek el sürebilen babamdır. Babamın da bunu yapabilmesi için önce beni yakalaması gerekir tabii."

    Çocuklar kahkahalarla gülmeye başladılar.

    Pepe, arkadaşına dönerek, "Gel, Çirkin," diye söylendi. "İşe şundan başlayalım..."

    O anda Marion, ıslık çaldı. Pepe üstüne atıldığı sırada Gaby de bir dizinin üstüne çöktü ve olanca gücüyle adamın karnına vurdu. Pepe bundan hiç hoşlanmadı. Düzenbaz adam sendeleyerek geri gitti ve soluk almaya başlayarak yere oturup kaldı.

    Gaby'e bu kez de Çirkin saldırdı. İki kolunu açarak çocuğu sardı ve mengene gibi kollarıyla Gaby'nin vücudunu sıkmaya başladı. İşte o anda ilk köpek koşarak geldi.

    Gelen Hugo adındaki büyük tazıydı. Hayvan hiç ses çıkarmadan Vache Noir sokağı boyunca koşmuş ve toprak yığınının arkasından geçerek kimseye gözükmeden yaklaşmıştı. Hugo, Çirkini omzundan yakaladı. Adam, korkuyla bağırarak onun dişlerinden korunmak için dönmeye çalıştı.

    Pepe de arkadaşına yardım etmek için güçlükle ayağa kalktı ve karşısında Fritz'le Sezar'ı buldu. İki köpek son sürat köşeden çıkmışlardı. Hem büyük Danuvanın ağzı açılmış iri dişleri ortaya çıkmıştı.

    Gözleri ateş gibi parlayan ağızlarından dilleri sarkan üç iri köpek, serserilerin üstüne atıldılar. Onların içleri kürklü ceketlerini parçalamaya başladılar. Deri ceketler tam onların dişine göreydi. Bunları rahatlıkla tutarak paralıyorlardı. Ceketler yırtılınca sıra astarlara geldi. Bunu da içteki kürk astarlar izledi. Köpekleri seyretmek çok zevkliydi. İki adam yerde yuvarlanıyor ve kollarıyla yüzlerini korumaya çalışarak bacaklarının, ayak bileklerinin ısırılmaması için etraflarını tekmeliyorlardı. Bu sırada Marion'un oniki hastası telin arkasından olanca sesleriyle havlıyordu.

    Çirkin, "İmdat!" diye feryad etti. "İmdat!"

    Marion, köpeklerini geri çekmek için sadece bunu bekliyordu zaten. İri köpekler hemen itaat ederek gidip kızın arkasında durdular. Bu arada iki adam kesik kesik soluyarak yerden kalktı.

    Gaby, en nazik sesiyle, "Tamam," dedi. "imdat isteyerek haykırmanızı dinlemek çok hoş oldu. Şimdi buradan gidin ve bir daha da gözükmeyin!"

    Marion da ilâve etti. "Köpeklerim hiç bir zaman havlamaz. Onun için dikkatli davranın. Daha ne olduğunu anlayamadan sizi paralayabilirler."

    İki serseri yarı koşarak, yarı topallayarak Vache Noir'e sokağına inip bunun ana caddeyle birleştiği kavşağa gittiler.

    Onların gidişini seyreden Zidore, "Bir daha gelmeyeceklerdir," diye mırıldandı. "Bir dakika daha bekleselerdi köpekler onları parça parça edecekti."

    Juan, bilgiç bilgiç, "Eğer düşündükleri bir şey varsa geri geleceklerdir," diye söylendi.

    İspanyolun bu sözleri Fernand'ın merakını uyandırdı. Hayretle arkadaşına bakarak, "Atımın olağanüstü bir yanı yok ki!" diye bağırdı. "Bu som altından yapılmamış. Aslına bakacak olursan at bir kalıntı haline gelmiş."

    Juan, dudak büktü. "Orası belli olmaz. Belki de bu atta bilemediğimiz bir özellik var. Bizim farkına varamadığımız bu özelliği onlar öğrenmiş olabilirler."

    Çocuklar, yepyeni bir ilgiyle atı incelediler. Sanki o anda ellerine geçmiş gibi baktılar ata. Fakat at eskisinden farklı değildi.

    Gaby, "Ben bu işi anlayamıyorum. Çite Ferrand'lı veya Fabourg Baccus'lu çocuklar bu atı ele geçirmeye çalışsalardı anlardım. Hem bunun bir anlamı olurdu... Fakat öyle kocaman iki adam!"

    Güneş batıyordu. Karanlık kentin üstüne çökmekteydi. Birden hava da soğudu.

    Marion, ceketinin içinde titredi. "Haydi gidelim."

    Bir söz söylemeden Petits Pauvres sokağının yolunu tuttular. Çocuklar Fernand'ın gidonundan çektiği atın etrafını almıştı. Her çocuk farkına varmadan elini atın içi oyuk gövdesine dayamıştı. Onu korumak ister gibiydi. Ama bu at onlarındı.

    Fernand, verdiği sözü unutmamıştı. Onun için de aynı gece olanları bir tek ayrıntıyı bile atlamadan babasına anlattı.

    Mösyö Douin, bir söz söylemedi. Bu olayın onu çok şaşırttığı belliydi. Bir an düşündükten sonra dönerek mutfağın köşesine yerleştirilmiş olan ata baktı. Gölgeler ata esrarlı bir hava vermekteydi. Sonunda, "Acaba durumu polise haber vermek daha mı doğru," diye mırıldandı. Fakat bunu da yapmadı. Müfettiş Sinet'in çok önemli bir tutuklama yaptığı söylentisi çıkmıştı. Yasalara saygı duyan bu mahallede böyle bir şey pek ama pek ender olurdu. Müfettişin başarısından sonra ona gidip çocukların atıyla ilgili bir öykü anlatmak pek saçma olurdu. Ayrıca müfettişi bu işe karıştırmak da tatsızlık yaratırdı. Sinet, durmadan çocukları kovalıyor ve onlann anneleriyle babalarını da polis karakoluna çağırıyordu. Belki Sinet bu yüzden önemli olduğunu düşünmekteydi fakat buna karşılık o çevrede kendisini hiç sevmiyorlardı. Dolayısıyla da Mösyö Douin polise baş vuramayacağı kanısına vardı.

    Bununla birlikte adamcağız bir hayli kaygılanmıştı. Onun için de ertesi akşam işten çıkınca Faubourg Bacchus yakınındaki pis mahalleye gitti. Çöplüklerden topladıkları eşyaları satan eskiciler burada oturuyorlardı.

    İhtiyar Blache, kulübesinin bir köşesinde oturmuş gaz lambasının ışığında bazı paçavralara bakıyordu. Bu ihtiyar adam yaz kış birbirine dikilmiş iki eski ceketi giyerdi. Başında da bir rahibinkini andıran geniş kenarlı eski şapkası olurdu. Siyah şapkanın rengi zamanla yeşilleşmişti ve bu kulaklarına kadar geçiyordu. Yaşlı adamın onbeş günde bir kör bir makasla düzelttiği kızılımsı, siyah sakalı karma karışıktı. Onu gören pek pis olduğu için yanına yaklaşmayı istemezdi. Buna karşılık aslında iyi kalpliydi ve konuşması da tatlıydı.

    İhtiyar Blache, Mösyö Douin'i görünce pek sevinip dolaptan kocaman bir şişe çıkardı. İki adam lambanın yakınındaki masaya oturdular.

    Mösyö Douin, sinirli sinirli kafasını kaşıyarak mırıldandı. "Şey... O baş belâsı at yüzünden seni görmeye geldim."

    Blache, bir şey anlamayarak hayretle ona baktı. "At ha!"

    "Evet. Tekerlekli at."

    Eskici, olanca sesiyle bir kahkaha atarak arkasına yaslandı. "Ne dediğini anlayamadım önce. Çünkü son iki günden beri Louvigny'deki ahmağın birinden bir at satın almayı düşünüyorum."

    Mösyö Douin, her şeyi ihtiyar Blache'e açıklamak istemiyordu. Onun için çetedekilerin derdine biraz değindi. Böylece konuyu istediği gibi açmış oldu. Onun bütün arzusu bir soru sormaktı. Bu da o atın nereden geldiğiydi.

    Sonunda, "O atı nereden aldın?" diyebildi.

    İhtiyar eskici, mırıldandı. "Şimdi sordun da aklıma geldi. Bu acaip bir şekilde elime geçti. Fakat bu durumun oğluna olanlarla ilgisi bulunduğunu da sanma. Şimdi dinle Zigon'u tanıyorsun değil mi?"

    "İhtiyar Zigon'u mu?"

    "Evet, şişe satan Zigon'u. Geçen yıl bu aylarda Zigon bana gelerek Petit Louvigny'deki bombaların neden olduğu yıkıntıları sonunda kaldıracaklarını haber verdi. Biliyorsun 1944'de demiryollarını onarırlarken o döküntüleri bir araya toplamışlardı. Neyse, görevliler toplanan döküntüleri isteyenlerin alabileceğini söylemişler. Yalnız oraya gideceklerin dikkatli olmalarını ve açık bırakılmış olan mahzenlere düşüp boyunlarını kırmamalarını da belirtmişler. Bu durumu duyunca el arabamı alarak oraya gittim. Fakat çok geç kalmışım. Bizim arkadaşlar orada işe yarayabilecek ne varsa almışlardı. Yani ortalıkta ne bir paçavra ne de bir demir parçası vardı. Fakat yine de etrafı güzelce aradım. Sonunda ne buldum dersin? Bir yığın döküntünün altından küçük bir hayvanın kafasını seçtim. O yuvarlak gözlerini bana dikmiş bakıyordu, önce bunun yıkıntı altında kalmış bir köpek olduğunu sandım! Demir çubuğumla üstteki şeyleri yana ittim. O zaman kafa ayaklarımın dibine yuvarlandı. Bunun tahta bir atın başı olduğunu gördüm."

    İhtiyar eskici bir soluk alıp sözlerine devanı etti. "Atın kafası testereyle kesilmişti sanki. Sanırım bir bombanın küçük bir parçası buna neden olmuştu. Neyse, bu kez etrafı daha iyi aradım ve sonunda hayvanın vücudunu da buldum. Bana inanmayacaksın belki fakat bu atı bulunca bir tuhaf oldum. Kendi kendime, 'Böyle aramaya devam edersem' dedim. 'Buna binen çocuğu da bulurum.' Tam atın gövdesini oradan çekerken yıkıntıların bulunduğu yere iki adam geldi. Ben de gövdeyi çıkarmış tekerlekleri çöplerden kurtarmaya çalışıyordum. Neyse adamlar yaklaştılar. İkisinin elleri de ceplerindeydi. İkisi de hoşa gidecek tip değildi. Sinsi bakışlı, tilki suratlı adamlar.

    "Neyse onlardan daha uzun boylu olanı bana, 'Yerinden kalkma!' dedi. 'Burası evinmiş gibi davranabilirsin. Yalnız gideceğin zaman anahtarı paspasın altına koymayı unutma!' Böyle tipler beni pek etkilemezler. Onun için kendisine nazik nazik basıp gitmesini söyledim.

    "Bunun üzerine adam daha yumuşadı ve, 'Biliyorum sözlerim sana tuhaf gelecek,' dedi. 'Fakat bu ev bombalarla yıkılmadan önce o at benimdi.'

    "Yerimde olsaydın ne yapardın, Mösyö Douin? Bunun üzerine hemen bağırdım. 'Pekâlâ, öyleyse atını al!' Adam bu sözlerime güldü.

    "'Yok, buna değmez' diye karşılık verdi. 'Bunun bana pek yararı olmaz, işe yaramaz o at. Artık ben dört tekerlek üstünde çok daha hızlı gidebiliyorum. 'Evet böyle dedi adam." Eskici Blache, "O zaman dikkatle adamı süzdüm," diye konuşmasını sürdürdü. "Onu gözüm tutmamıştı. 'Ben buralıyım,' dedim. Pepit Louvigny'deki bütün çocukları tanıdım. Onun için seni de tanımam gerekir. Söyle bakalım sen kimsin?'"

    "Bu sözlerim ne onun hoşuna gitti ne de yanındaki arkadaşının. Bana, 'Sen kendi işine bak,' diye çıkıştı. 'Haydi atı al ve buradan bas git.' Sonra ikisi Ponceau yoluna doğru gittiler. Ama o sırada ben serserinin kim olduğunu anladım. Onu tanıdım. Benimle konuşan genç Mallart'dı. Annesiyle babası, Petit Louvigny'de küçük bir lokantayı işletirdi. Mallart da daima lokantada masaların arasında dolaşırdı. Ayakkabılarının bağlarını bağlamazdı ve kasketi de bir gözüne indirirdi. İnan bana, büyüyünce hiç de yakışıklı olmamıştı. O tam anlamıyla belâlı bir tip. Ve ben neden söz ettiğimi de iyi biliyorum. Güneyde polis bir silahlı soygun dolayısıyla onu arıyordu. Her halde Mallart, doğduğu kasabada güvende olacağını düşünmüştü. Veya belki de burada pis bir iş planlıyordu. Neyse, burada gerekenden fazla kalmakla büyük bir yanlışlık yaptı."

    Mösyö Douin, bu hikâyeden endişelenmeye başlamıştı. Dayanamayarak, "Neden?" diye sordu.

    "Neden mi? Sinet, geçen Perşembe onu istasyon civarında yakaladı. Sinet de Mallart'ın çirkin yüzünü unutmamıştı anlaşılan."

    Mösyö Doubin, mendilini çıkararak alnını sildi. Kırmızı şarap da ihtiyar Blache'in hikâyesi de kafasını karma karışık etmişti. Buraya geldiğine pişmandı artık. Kendi kendine, "Keşke gelmeseydim," dedi. "Doğrusu Gaby'nin çetesindekilerin günde ikişer kez bindikleri atın bir zamanlar bir suçluya ait olduğunu öğrendim sadece. O atın çocukken Mallart'a büyük zevk verdiğini, bununla gururlandığını öğrendim. Oysa bunların bana hiç yararı yok."

    Yaşlı eskici sözlerine devam etti. "Senin için başı sakladım. Şuradaki eski püskünün altında olmalı."

    Mösyö Douin, daha da şaşırdı. "Neden söz ediyorsun sen? Neyin kafasını sakladın?"

    "Atın kafasını sakladım tabii! Bunu atın boynuna yapıştırabilmek için elimden geleni yaptım. Fakat bir türlü kafa boyun üstünde durmadı. Ama yine de tahta atın kafası senin tabii. Bunu da şimdi alıp götürebilirsin. Çocuğun bunu görünce sevinecektir."

    Blache, giderek kulübenin öbür köşesindeki eski püskünün yanında çömeldi ve aramaya başladı. Kısa süre sonra da elinde Mösyö Douin'in hiç görmemekle birlikte hemen tanıdığı bir şeyle geri döndü. Evet bu üç tekerlekli atın kafasıydı. Beyaz kafanın sağ yanı hafifçe kızarmıştı. Burun delikleri kabarık ve kırmızıydı. Hem atın, bir dizi iri dişi de vardı. Gözleri öfkeyle parlıyordu. Boyna doğru sarkan siyah yelenin birazı yanmıştı. İhtiyar eskici, bu başı oradan bulduğu eski bir gazeteye sardı. Mösyö Douin, adam teşekkür ederken kulübeden ayrıldı.

    Yola çıkıp ta istasyona doğru giderken de kendi kendine, "Hiç bu aklıma gelmemişti," diye düşünüyordu. Ayrıca bu olayı oğluna anlatmamaya karar verdi.

    Eve dönünce eşi onu karşıladı. Mösyö Douin, sordu. "Oğlumuz nerede? Henüz dönmedi mi?"

    Madam Douin, çorbaya bakmak için ocağa gitmişti. "Saat yedi olmadı. Fernand her halde Marion'un evindedir. Veya Gaby'e gitmiştir. Biraz sonra gelir."

    "Ya at?" Mösyö Douin, birden kaygılandığını hissetti. "Çocuklar hava kararır kararmaz atı eve getirirlerdi Bu işte bir tuhaflık var. Evet bir şey var."

    Onun halini gören eşi de telâşlandı. Çorba tenceresinin kapağını kapatarak döndü. "Ben eve döneli onbeş dakika oldu. Eğer bir olay çıktıysa bunu komşular bilirler. Onlar da bana anlatırlardı."

    "Sen burada kal. Ben Madam Fabert'e kadar gideceğim," diyerek Mösyö Douin, telaşla evden fırladı ve hızlı adımlarla Petits Pauvres sokağından aşağıya indi.

    Fakat Marion'un evinde hiç ışık yoktu. Ayrıca oniki köpek Mösyö Douin'i görür görmez bir ağızdan havlamaya başladılar. Ama yine de evde ne bir ışık yandı ne de bir hareket oldu.

    Adam, daha da telâşlanarak adımlarını sıklaştırdı. Vache Noir sokağını izleyerek ana caddeye geldi. Oradan sola geçti. Pek küçük bir sokak olan Aubertin'in ışıkları yoktu ve burası bir tünel kadar karanlıktı. Neyse Mösyö Joye'nin sokak kapısının altından hafif bir ışık sızıyordu.

    Mösyö Douin, içeriye girince arkadaşının telâşlı telâşlı iş kılığını çıkarmakta olduğunu gördü. Çocuklar orada yoktu.

    Mösyö Douin, güçlükle, "Çocuk... Çocuk... Çocuk Yani Fernand'ı arıyorum," diye kekeledi.

    Mösyö Joye, yenice olan ceketini sırtına geçirdi "Ben de Gaby'i arıyorum."

    "Ya..."

    "Haberi duymadın mı?"

    Mösyö Douin, daha da korkarak, "Ne?" diye bağırdı.

    "Çocukların atı çalınmış."



Müfettiş Sinet
3

    Bir gün önce hava çok güzeldi ve bu ertesi gün öğleden sonra dörde kadar da böyle gitti. Gaby'le çetedekiler böyle havalarda beraber olmayı hızlı giden atlarıyla oynamayı çok severlerdi.

    Gaby, atı çıkartmaları için Fernand'la Zidore'yi bıraktı. Sonra çetenin kalan üyelerini ikiye ayırdı. Onları Petits Pauvres sokağının çevresini aramaya yolladı. Çocuklar kuşkulanacak birini görürlerse hemen gelip haber vereceklerdi.

    Kızlar yokuştan inerek Vache Noir sokağını araştırdılar. Erkekler de istasyona, Çite Ferrand'ın geçitlerine ve Liberation alanına baktılar. Sonunda hepsi geri döndüler.

    Tatave, "Biz kuşku verecek bir şey görmedik," dedi.

    Marion da ekledi. "Bizim tarafta da bir şey yoktu."

    Bunun üzerine Gaby, ata binmeye başlayabilecekleri kanısına vardı.

    Zidore iki kez ata bindikten sonra finiş çizgisinde nöbet tutmak üzere aşağıya koştu. Gaby de küçük Bonbon'a ata binmesini söyledi ve sonra hayvanı yokuşta hafifçe itti. Üç dakika sonra çetenin en küçük üyesi tahta atı arkasından iterek soluk soluğa yukarıya çıktı.

    Gaby, ona, "Bir şey gördün mü?" diye sordu.

    Bonbon, dudak büktü. "Bir kedi bile kımıldamıyor. Fakat sis demir yolunu örtmüş. Aşağılara da sis basmış. Ponceau yolunu görmek hemen hemen olanaksız."

    Gaby, "Haydi sen aşağıya in," diye emir verdi. "Zidore'nin yanında bekle. Zidore'yi yalnız bırakmamız doğru değil. Sen onun yedeği olursun, Bonbon."

    Marion da ilâve etti. "Fifi'yi de yanına al. Fifi burada sadece bize engel olmaya çalışıyor. Bahçe kapısını aç da Fifi çıksın."

    Küçük çocukla küçük köpek birlikte koşarak yokuştan inerlerken dostlukla gülen büyük çocukların sesleri onları izledi.

    Bonbon, bu kahkahalardan alınarak öfkeyle döndü ve, "Küçük olabilirim," diye haykırdı. "Fakat kendimi korumasını da bilirim."

    Çocuk, sonra mavi önlüğünün altından en az iki kilo gelen kocaman bir tabanca çıkardı. Bunu görünce Gaby'nin ağzı açık kaldı.

    Fakat Tatave, "Tabanca çalışmıyor," diye gururla konuştu. "Onun için telaşlanma. Yalnız bu silah Fransa-Prusya savaşından kalmış sanırım. Namlunun içi pasla kapanmış. Bununla birlikte silâhı uzaktan görenler korkabilirler tabii."

    Gaby, mırıldandı. "O tabancayı yakından görenler de korkarlar. O tabancanın kabzasının iki kaşımın arasına inmesini istemem."

    Sıra Fernand'a gelmişti. Çocuk her zamanki o zevkli coşku ve hafif korkuyu duydu. Ata her bineceği zaman aynı duygulara kapılırdı.

    At hareket etti. Juan ve Melie'nin omuzlarını dayayarak olanca güçleriyle ittikleri atın tekerlekleri adeta itiraz eder gibi gıcırdadı. Fernand, hemen dizlerini havaya kaldırdı ve ayaklarını çatal demirin üstündeki dayama yerlerine yapıştırdı. At, yokuştan kayarken de gitgide hızlanmaya başladı. Fernand, dişlerini sıkarak kendi kendine, "Bu kez gerçekten hızlı gidiyor," dedi. "Ama fren yapmayacağım. Eğer dört yol ağzından bu yöne gelen bir şey varsa kötü işte."

    Cecile sokağı bomboştu ve at bir kurşun hızıyla geçti. Burnunu gidona yapıştırmış, rüzgâr kulaklarında ıslık çalan Fernand, geçerken kendisine gülümseyen ayakkabıcı Mösyö Gall'i gördü. Ağzı çivi dolu olan adam ayakkabı onarıyordu. Dönemeçteyse kimse yoktu. Fernand, "Bu sefer rekoru kıracağım," diye düşündü. "Ne yazık... Zidore'nin saati yok."

    Birden bembeyaz sislerin içinde iyi seçilemeyen yolun sonuna geldi. Bunun gerisinde de dikenli tel ve Kara İnek vardı. Eski lokomotif ufukta paslı bir hayalet gibi gözüküyordu.

    Zidore ve küçük Bonbon, yandaki toprak sete çıkmış telâşla zıplayıp duruyorlardı. Demek altta kalan yoldan bir araba geliyordu. Fakat Fernand henüz bunu göremiyordu. Fernand, birden korkuya kapılarak iki ayağıyla birden fren yaptı. Botlarındaki iri çiviler yerdeki taşlarda kıvılcımlar çıkardı. Fakat boşuna uğraşmıştı. At durdurulamayacak tadar hızlı gidiyordu. Bir an sonra küçük tepeye tırmandı ta Vache Noir'dan ağır ağır gelmekte olan bir kamyonun burnunu sıyırtarak geçti. Umutsuzlukla gidonu kıvırarak sola kaçtı, ön tekerlek toprağa çıkınca zıpladı. Başsız at da tıpkı canlı bir at gibi şaha kalktı yani iki arka tekerleğinin üstünde doğrulup durdu. Fernand, eğerden havalandı. Havada bir yarım daire çizerek kırı çevreleyen dikenli teli aştı ve çamurlu otların üstüne yüz üstü düştü.

    Zidore, küçük Bonbon'a, "Çabuk git Gaby'le diğerlerini getir!" diye bağırdı. "Haydi koş!"

    Düştüğü için dizlerinin bağı kesilen iyice sersemleyen Fernand sendeleye sendeleye ayağa kalktı. Kamyon, otuz metre kadar aşağıda sert bir fren yaparak durmuştu. Başı boş kalan binicisiz at da ağır ağır geri gidiyordu. Taşlara çarparak sallana sallana küçük bayırdan iniyordu.

    Kamyonun arkasını örten branda bezi kaldırıldı. Arka kapak açıldı. İki iri yarı adam kamyonun arkasında yerde oturuyorlardı. Onlardan biri tam aşağıya ineceği sırada durdu. Çünkü tahta at kendiliğinden geliyordu. Tam yanlarından geçerken tahta atı gidonundan tutup içeriye almak çok kolay oldu.

    Fernand ve Zidore zamanında yetişerek atın bir tekerleğini yakaladılar. Olanca güçleriyle buna asıldılar. Fakat gayretleri boşa gitti. Çünkü kamyon hareket etmişti. Taşıt birden hızlanınca tekerlek çocukların ellerinden kurtuldu. İkisi de birden yere kapaklandılar.

    Yerden ilk kalkan Fernand oldu. Çocuk deli gibi kamyonun peşinden koştu. Ama taşıt iyice hızlanarak ana yola doğru gitti. Fernand, hem ağlıyor hem de göz yaşları arasında "Hırsızlar!" diye bağırıyordu. "Adi hırsızlar!"

    Tahta at gitmişti!

    Zidore, arkadaşını teselli etmek için geldi. Ellerini Fernand'ın koltuk altlarına sokup onun yerden kalkmasına yardım ederken, "Haydi, haydi böyle üzülme," diye mırıldandı "Onlar elimizden kaçamazlar."

    Yardımcı güçler gök gürültüsü gibi sesler çıkararak Petits Pauvres sokağından aşağıya indiler. Kısa süre sonra butün çete dönemeçte belirdi. Rüzgârda saçları havalanmış olan kız ve erkek çocuklar olanca güçleriyle koşuyorlardı Hepsi de hemen hemen aynı sıradaydı. Sadece Gaby, Tatave ve Juan biraz ilerideydi. Üç çocuk, bir çitten koparmış oldukları uzun sopaları sallayarak geliyorlardı.

    Bu sırada karşılarına Rahip Brissard çıktı. Louvigny kilisesinin rahibi olan adam çocukları bir arada ciddi ciddi yürür görünce şaşırdı.

    Onlara, "Nereye gidiyorsunuz?" diye sordu.

    Bunun üzerine Gaby, olanları başından sonuna kadar anlattı.

    Rahip Brissard, mırıldandı. "Çok üzüldüm doğrusu. Adam, Petits Pauvres sokağının bu on yaramaz çocuğunu pek severdi. Çocuklardan bazılarını kilise korosuna da almıştı. Gaby, sözlerini bitirince Rahip Brissard, üzgün üzgün. "Başka bir şeyleri olmayan çocukların elinden oyuncaklarını almak hiç de hoş bir şey değil," diye mırıldandı. "Hiç de hoş değil. Keşke size yardım edebilseydim. Fakat ben polis değilim. Ama aldırmayın. Sakın cesaretinizi de kaybetmeyin. Siz o suçlulardan çok daha güçlüsünüz. Hem sayıca fazla olmanız da size büyük bir üstünlük sağlıyor. Dünyanın bütün kötülükleri sizin gibi kararlı on çocuğu yıldıramaz."

    Çocuklar, bu sözlerden etkilenerek, 'Evet' der gibi başlarını salladılar.

    Rahip, devam etti. "Haydi, siz şimdi karakola gidin ve derdinizi anlatın."

    Müfettiş Sinet'le Müfettiş Lamy, merkezleri sayılan küçük, dağınık büroda oturmuş konuşuyorlardı. Aslında burası penceresi bile olmayan, pek küçük, berbat bir yerdi. Tutuklama odasından basit bir buzlu camla ayrılmıştı. Camın öbür tarafında da görevli komiser yardımcısı, iki memur ve o akşam yakalanıp karakola getirilenler vardı. Yaşı belli olmayan bir dilenci bir sıraya oturmuş, tek düze bir sesle acıklı öyküsünü anlatıyordu.

    Müfettiş Sinet, "Ne düşünüyorum biliyor musun, Lamy?" diye söylendi. "Bizler işe yaramaz, yoksul, gereksiz polisleriz. Bizler tıpkı komik filmlerdeki gülünç polislere benziyoruz. Karşılaştığımız olaylara bak : Bir bakkal dükkânının daimi göz altında bulundurulmasını istiyor. Neden mi? Çünkü biri gelip tezgâhın üstünde duran bir parça peyniri çalmış. Yaşlı bir kadın hüngür hüngür ağlıyor. Çünkü komşusunun kedisi onun kanaryasını yemiş."

    Lamy, derin derin içini çekti. "Bu kadar abartmamalısın, Sinet." Sonra yine piposunu içmeye koyuldu. "Zaman zaman gazetelerin başlıklarına geçen olaylarla da karşılaşıyoruz. Bunu da unutmamalısın dostum. Düşünecek olursan..."

    Dış odaya bir kalabalık girmişti. Sesler birbirine karışıyor ve Komiser yardımcısı Pecaut da sözlerinin duyulabilmesi için daha yüksek sesle homurdanıyordu. Fakat penceresiz küçük odadaki iki adam duruma aldırış bile etmediler.

    Dışarıdaki sesler iyice yükselmişti. Bu yüzden iki müfettiş birbirlerinin sözlerini duyabilmek için bağıra bağıra konuşuyorlardı.

    Birden Komiser yardımcısı Pecaut aradaki camlı kapıyı açtı Sinet'e, "Dışarıda bir grup çocuk var," diye haber verdi "Onlar Emniyet Amiri Blanchon'u görmek istiyorlar. Anlattıkları şeylerden hiç anlam çıkaramadım. İki memurum onları karakoldan çıkarmaya çalıştı fakat çocukların sayısı fazla. Hem onlar kene gibi yapışıyorlar. Yani başa çıkmak olanaksız. Onların anlatacaklarını dinlemeyi ister misiniz."

    Müfettiş, "Sana ne demiştim?" diye güldü. "Bize yeni iş çıktı! Yani kanaryayı yiyen kedi hikayesinin başka bir türü!"

    Çete, elebaşı Gaby'nin ardından, penceresiz küçük odaya girdi.

    Sinet, iskemlesini doğrultmuş, mürekkep lekesi içindeki masanın arkasında bir kral gibi oturuyordu.

    Sert sert, "Ne istiyorsunuz bakalım?" diye sordu çocuklara.

    Bir sessizlik oldu ve sonra Marion'un ittiği Fernand ortaya çıktı. Kesin bir tavırla konuştu. "Emniyet, amiri Blanchon'u görmek istiyoruz, efendim."

    Sinet, "Patronun zaten yeteri kadar işi var!" diye gürledi. "On tane küçük çocukla uğraşacak vakti yok. Onun işlerini hafifletmek benim görevimdir. Haydi konuş!"

    Fernand, mırıldandı. "Biz buraya şikâyete geldik. Başımıza gelen olayı anlatacağız."

    Arkadaşları da 'Evet' der gibi başlarını salladılar. Sinet, "Ne oldu?" diye sordu.

    Fernand, sanki Milo Venüsü gibi bir sanat şaheserinden söz edercesine, "At çalındı," diye karşılık verdi.

    İki polis de şaşırdılar. Bu ne biçim bir işti. Çocuk ne demek istiyordu? Bir at mı çalınmıştı? Sinet, homurdandı. "Hangi at?" Fernand, saf saf. "Başı olmayan at," dedi. Sinet, acı acı yutkunup tavana baktı. O anda gülmemek için kendisini zorlukla tutuyordu.

    Lamy de ayaklarını radyatöre dayamış, piposunu içiyordu. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Onun da gülmemek için kendisini zorlukla tuttuğu belliydi.

    Sinet, kendisini dikkatle süzmekte olan Fernand'ın gözlerinden rahatsız olarak bakışlarını kaçırdı. Sonra kendisini zorlayarak sakin konuşmaya çalıştı. "Demek başsız bir at ha? Gerçekten öyle mi? Louvigny'de her tür bulunduğunu bilirim. Yalnız şimdiye kadar ortalıkta dolaşan başsız bir ata rastlamadığımı da belirtmeliyim."

    Fernand, "Bizimkisi üç tekerlekli bir attı," diye ekledi. "Petits Pauvres sokağında ondan başka bir at tanımıyoruz."

    Müfettiş, rahatlayarak arkasına yaslandı. "Tamam! Tamam! Şimdi ne demek istediğini anladım. Yani senin atın çalındı. Bu iş ne zaman oldu bakalım?"

    Fernand, çekine çekine müfettişe bir gün önce olanları anlattı. İri yarı iki adamın gelerek atı almak için onbin Frank önerdiklerini söyledikten sonra atın çalınması olayına geldi.

    Sinet, masasının çekmecesinden temiz bir kâğıt çıkardı. Kendisine söylenenleri olduğu gibi yazdı.

    "Şimdi şu işe bir bakalım... Başı olmayan bir at... Üç tekerlekli... Vache Noir sokağından geçmiş... İçleri kürklü deri ceket giyen iki adam... Birinin adı Pepe... Diğerine ise Çirkin deniliyormuş. Adam kendisine böyle denmesine izin verdiğine göre gerçekten çirkindi her halde."

    Bonbon, büyük bir öfkeyle, "O pek korkunçtu!" diye açıkladı.

    Müfettiş Sinet, mırıldandı. "Tamam... Tamam... Anlıyorum... Haydi devam et oğlum."

    Sinet, bir dakika sonra artık gülmeyi istemediğini fark etti. Birden böyle değişmesinde başsız tahta atın karmaşık öyküsünün rolü az değildi doğrusu. Düşünülecek olursa bu da kedinin kaptığı hayali kanarya öyküsüne benziyordu. Fakat polisi karşısındaki on çocuk etkilemişti. Onlar Louvigny'deki gençlerin iyi nedenlerle hiç yaklaşmadıkları bir yere gelerek inatla haklarını savunmaya çalışıyorlardı. Hem bu konuda bir şey yapması için de Sinet'e baş vurmuşlardı. Bu durum da müfettişi birden üzdü. Çünkü bu pek karmakarışık esrar olayını nasıl çözümleyebilirdi?

    Fernand sözlerini bitirip durdu. Sinet, "İçinizden biriniz kamyonun numarasını aldı mı?" diye sordu.

    Fernand ve Zidore çok fena oldular. Neredeyse kendilerini tekmeleyeceklerdi. İkisi de bunu düşünmemişti.

    Fakat küçük Bonbon, heyecanla elini havaya kaldırdı. "Evet, ben plaka numarasını aldım! Numarayı gördüm!"

    Fakat Tatave, öfkeyle atıldı. "Siz onu dinlemeyin efendim. Bu küçük budala sadece on harf bilir ve bu arada sayıları da daima birbirine karıştırır."

    Çocuklar gülmeye başladılar iki polis de gülümseyerek birbirlerine baktılar.

    Sonra Sinet, sorguya devam etti. "Şimdi sizden istediğim o iki serseriyi bana tanımlamanız. Yalnız teker teker konuşacaksınız. Sırayla bana adamları anlatacaksınız. Yalnız sakın bir şeyler uydurmaya kalkmayın. Anlaşıldı mı?"

    Çocuklar, sırayla adamları anlattılar. Hepsinin tanımlaması da birbirine uyuyordu. Yalnız en son konuşan Marion, herşeyi kısaca özetleyiverdi. "Çirkin... Yani iri yarı olanı.. Onun yüzü tıpkı bir tilkiyi andırıyordu. Pape'ye gelince. Yani daha ufak tefek olan adam. O da bir buldoğa benziyordu. Açıkçasını isterseniz insanlar daima biraz hayvanlara benzerler."

    Sinet, "Tamam," diye içini çekti. "Bu anlattıklarının yarısı oldu!" Sonra kendisini dik dik süzen Marion'un bakışlarından gizlenmek ister gibi şapkasını yüzüne doğru indirdi. Çünkü Müfettiş Sinet'in yüzü tıpkı bir ata benzerdi. Bunu herkes bilirdi ve polisler bu konuda ona takılırlardı. Sinet, "Acaba bu kız da ata benzediğimi fark etti mi?" diye düşünüyordu.

    Müfettiş Sinet, kendinden emin bir tavırla konuştu. "Bu olayı bütün ayrıntılarıyla inceleyeceğiz." Nasıl olsa söz vermekle bir kaybı olmayacaktı. Önündeki kâğıdı işaret etti. "Gördüğünüz gibi raporumu yazmaya başladım bile. Bunu hemen tamamlayacağım. Yarın Louvigny'deki bütün polisler sizin olayı en küçük ayrıntısina kadar öğrenmiş olacaklar. Böylece bunun üstünde çalışacaklar. Artık hepiniz evlerinize dönün. Yatıp uyuyun. İçiniz rahat etsin. Atınızı bulacağız."

    Çocukların yüzlerinin parladığını gözlerinde beliren büyük güveni görünce kendisinden utandı müfettiş. O utançla yüzü kızardı.

    Çete adına konuşan Gaby, "Ah çok teşekkür ederiz, etendim!" diye bağırdı.

    Çocuklar neşeli neşeli küçük, bürodan çıktılar. On çift botun sesi dış odadan yankılandı.

    Müfettiş Lamy, piposunu tekrar doldurup yakarken bir kahkaha attı. Sonra, "Doğrusu bu günkü yevmiyeni hakkettin," diye arkadaşına takıldı. "Bu çocuklar Fransa'nın en eşsiz dedektifinin Louvigny Trage'da olduğunu dünyaya anlatacaklardır."

    Sinet, omuz silkip not almış olduğu kâğıdı buruşturdu ve hiç düşünmeden çöp sepetine attı. Bir süre öyle kaldı. Sonra birden bir şeyi anımsadığı için birden gözleri parladı. Uzanıp çöp sepetinden buruşuk raporu aldı. Bunu açarak dikkatle masanın üstünde düzeltti.

    Lamy, hayretle ona bakıyordu. Dayanamayarak, "Ne oldu, Sinet?" diye sordu.

    Müfettiş, bir şey düşünüyordu. "Bu atı daha önce görmüş olduğumu anımsadım!" diye bağırdı. "Hattâ bu atın bana doğaüstü bir iyilik ettiğini de söylemeliyim. Eğer o tahta at olmasaydı geçen gece o adamı asla yakalayamazdım. Biliyorsun işte.. Mallart'ı!"

    Şaşırmak sırası Müfettiş Lamy'e gelmişti. "Fakat onu yakalamakta hiç zorluk çekmediğini sanıyordum."

    Sinet, "Doğru," diye mırıldandı. "Doğru. Çünkü o yere düşmüştü. Karanlıkta ayağı o ata takıldı. Mallart, yere kapaklandı. Çocuklar atı duvara dayamışlardı. Mallart'ın takıldığı aynı attı kuşkusuz."

    Lamy'nin ilgisi arttı birden. "Eee? Ne olacak yani? Ben ikisi arasında bir bağ göremiyorum. Mallart beş günden beri hapiste. Kendisini hücreden çıkarmıyorlar. Onun için başsız atı Mallart'ın çalmış olmasına olanak yok."

    Sinet, "Böyle olduğu belli," diye kabul etti. "Bununla birlikte bu işin acayip bir rastlantı olduğunu da görüyorsun. Acaba bu işin gerisinde ciddi bir şey var mı? İşte bunu merak ediyorum. Hem o çocukları korkutmayı eğlence sanan o iki serseriyi de elime geçirmeyi çok isterim doğrusu." Bir an durarak düşünceli düşünceli arkadaşına baktı. "Hem neden o atı çaldılar sanki? Çocuklar bunun hiç değeri olmadığını pek çok kez tekrarladılar."

    Lamy, heyecanla ellerini uğuşturdu. "Şimdi sen o atın içinde ne olduğunu bilmeyi istiyorsun. Paris - Ventimigli'a ekspresinden çalınan yüz milyon Frank o tahta atın içinde olabilir mi? Veya Frances Bennet'in zümrütleri? Yahut Levy Bloch bankasının altın külçeleri? Seçebileceğin çok şey var. Fakat önce atı bulmalısın. O zaman bunun içinde neyin bulunduğunu anlarız."

    Sinet, omuz silkti. Acı acı, "Bu atın o olaylarla ilgisi yok," diye söylendi. "Fakat yine de bu olayla ilgilenmenin uygun olduğunu düşünüyorum. Bunu çözümlemek tam anlamıyla bir dedektife uygun bir iş sayılır."

    O sırada dışarıdan ayak sesleri yankılandı. Komiser yardımcısı Pecaut tekrar başını içeriye uzattı. Adamcağızın yüzünde yine acı çekermiş gibi bir ifade belirmişti.

    "Önce çocuklar," diye haber verdi. "Şimdi de babaları. Her şeyi duydum. Onları yanınıza yollayayım mı?"

    Sinet, umutsuzlukla inledi. "Evet."

    Mösyö Joye ve Mösyö Douin, çekine çekine kapıdan içeriye girdiler, ikisi de endişeyle ellerindeki demiryolculara özgü kasketleri büküp duruyorlardı.

    Müfettiş Sinet, "Her şeyden önce üzülmenize gerek yok," diye güldü. "Bir saatten beri çocuklarınızla uğraşıyoruz. Evet son bir saat çocuklar bize atın öyküsünü anlattılar. Bununla kafalarımızı şişirdiler. Onları başımızdan atamadık."

    Mösyö Douin, bu durumdan sıkılarak kekeledi. "Şey... Şey... Siz onların kusuruna bakmayın. Çocuklar o atı pek seviyorlar, Müfettiş Sinet. Ondan başka oynayabilecekleri bir şeyleri de yok. Biz o çocukların babalarıyız. Onlara bir, iki gün içinde paralanacak oyuncaklar almaya da kesemiz elvermiyor. Oh, o atın pek dayanıklı olduğunu da söylemeliyim doğrusu."

    Sinet, "Ha aklıma gelmişken sorayım," dedi. "O tahta atın değeri nedir?"

    Mösyö Douin, hafifçe elini salladı. "Hiç değeri yok. Aslında tam anlamıyla değersiz."

    "Peki o atı nereden aldın?"

    "Eskici Blache'den."

    Mösyö Douin, müfettişin sorularını cevaplandırdı fakat bu arada önemli şeylerden hiç söz etmedi. Yani bir adamın kendisinden atı almaya kalktığını anlatmadı. Yine ihtiyar Blache'in atı nasıl bulduğunu da söylemedi. Ayrıca Perşembe pazarı kurulduğu gün akşam üzeri genç suçlu Petits Pauvres sokağının köşesinde yakalandığı sırada düzenbaz Roublot'un tuhaf tutumunu da açıklamadı.

    Aslında Mösyö Douin, bu konuda hata yapmıştı. Her insan fazla dikkatli davranmaya kalktığı zaman yanılgıya düşebilirdi.

    Mösyö Joye'a gelince.. O zaten polislerden hiç hoşlanmazdı. Onun için de sadece dinlemekle yetindi. Zaman zaman başını sallayarak arkadaşının sözlerini doğruladı. Fakat ağzını açmadı.

    Müfettiş, onlardan daha fazla bir şey öğrenemeyeceğini anlayınca abartma bir nezaketle iyi geceler diledi.

    Mösyö Douin, kapıya eriştiği anda durup döndü ve, Atı bulabileceğinizi sanıyor musunuz?" diye sordu.

    Sinet, neşeli neşeli karşılık verdi. "Elimizden geleni yapacağız. Louvigny fazla büyük bir yer sayılmaz. Eğer dediğin gibi at değersizse kısa süre sonra bunu bir çöp tenekesinde buluruz herhalde."

    Müfettiş Sinet, bu olayı hafife almaya çalışıyordu. Ama Mösyö Douin'in gözlerinde gördüğü şeyi unutamıyordu. Petits Pauvres sokağının çocukları da onun aynı şekilde sarsılmasına neden olmuştu. Sahip oldukları pek az şeye bağlanan ve bunların kendilerine geri verilmesini isteyen saf, basit kimseler böyle bakarlardı.

* * *


    Fernand, babasından bir kaç dakika önce Petits Pauvres sokağındaki eve döndü. Anahtar kapının üstündeydi. Çocuk, kapıyı iterek içeriye girdi ve mutfağa baktı. Annesi akşam yemeğini hazırlıyordu. Fernand, o sırada masadaki şeyi görerek kapının ağzında donup kaldı. Kalbi deli gibi çarpmaya başlamıştı. Masanın üstünde bir at kafası duruyordu, Hem gözlerini ona dikmiş olan at dişlerini ortaya çıkarmış kendisine pis pis gülüyordu sanki.

    Madam Douin, "Neyse eve dönebildin!" diye içini çekti ve yaklaşıp oğlunu öptü. "Endişelenmeye başlamıştık doğrusu. Yarım, saatten beri baban her yerde seni arıyor. Bizi böyle telâşlandırmamalıydın. Ne oluyor kuzum?"

    Fernand, gözlerini atın kafasından ayıramıyordu. "Şey... Atımızı çaldılar, anne."

    At kaybolur kaybolmaz bir büyü yapılmış gibi kafası Douin'lerin evine gelmişti. Bu eski oyuncak bir esrar perdesine bürünmüştü. Fernand'a öyle geliyordu. Özellikle bunun nasıl kaybolduğunu gözleriyle gördüğünden beri bu esrara inanıyordu.

    Madam Douin, oğlunun baktığı yönü fark ederek mırıldandı. "Baban bu çirkin şeyi eve getirdi. İşten çıktıktan sonra ihtiyar Blache'a uğramış."

    Anahtarın kilitte döndüğünü duyan kadın döndü. Gelen Mösyö Douin'di. Adamcağız, oğlunu evde bulduğuna sevinmişti fakat her zaman yumuşak olan yüzü değişmiş, kaşları çatılmıştı.

    Fernand'a bakarak, "Bu kadar gürültü koparmadan önce bize akıl danışmalıydın," diye çıkıştı. "Ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Gidip kafası bile olmayan tahta bir at için Müfettiş Sinet'i üzüyorsunuz. Evet, bu atın senin için büyük değer taşıdığını biliyorum. Ama insan böyle durup dururken polise gitmez. İnsan, her şeyi doğru dürüst yapmalıdır. Senin yüzünden bu çevrenin alay konusu haline geleceğiz, Fernand!"

    Fernand, öfkeyle konuştu. "O iki adam, atımı eğlence olsun diye çalmadılar. Onlar kırık bir oyuncağın değil çok daha değerli bir şeyin peşindeymiş gibi davrandılar."

    Çocuk farkına varmadan bu küçük olaydaki gerçeği açıklamıştı. Mösyö Douin'in ihtiyar Blach'le konuştuktan sonra sezer gibi olduğu şeyi açıkça görmüştü Fernand. Oysa Müfettiş Sinet, hâlâ böyle bir durum olabileceğine inanmıyordu.

    Madam Douin, eşiyle oğlundan olanları anlatmalarını istedi. Her şeyi duyunca da fena halde öfkelendi.

    "Bu kadarı da olmaz doğrusu!" diye isyan etti. "Zavallı çocukların oyuncaklarını çalabilecekleri de hiç aklıma gelmezdi. Bu utanılacak bir iş. Bunu gazetede okusaydım doğru olduğuna inanmazdım. Açıkçasını isterseniz bazı kimselerde acıma denilen şeyden eser yok!"

    Fernand, akşam yemeğini yer yemez yatmaya gitti.





Paslı Bir Anahtar
4

    Ertesi gün yağmur şiddetle yağdığı için Gaby'nin çetesi Okuldan çıkar çıkmaz dağılmak zorunda kaldı. Fernand, Marion'la birlikte Petits Pauvres sokağının aşağısına kadar gitti. Kızın evinin önünde ayrılırlarken Marion, "Biliyorsun," dedi. "O atın yerini tutacak bir şey bulmamız gerekivor. Evet bir şey yapmamız şart. Her gün okuldan çıktıktan sonra böyle ayrılıp evlerimize dönersek kısa süre içinde çete yok olur. Buna da çok üzülürüm. Yazık olur doğrusu. Şu anda bizim gibi birbirine bağlı on çocuk hiç bir yerde bulunamaz."

    Fernand, 'Evet' der gibi başını salladı. Sonra arkadaşıyla vedalaştı ve Marlon da bahçe kapısını iterek açtı. Fernand, hızlı adımlarla yokuşu tırmanmaya koyuldu. Eski yağmurluğunun etekleri ıslak balıklar gibi bacaklarına çarpıyordu, Bunun kukuletası da gözlerine kadar iniyordu. Neyse çabucak eve erişti. Annesi evde olmayacağını söyleyerek ona anahtar vermişti. Fakat çocuk dikkatsizlik edip anahtarı sokak kapısını üstünde bırakmıştı. Hemen kapıyı açıp içeriye daldı, Sırtından çıkardığı yağmurluğu silkeledi. Sobanın borusunun anahtarını çevirdi. Okul çantası olarak kullandığı ağır branda torbayı da masaya bıraktı. Fakat o anda Bacaklarının arkasına soğuk geldiği için başını çevirerek kapıya baktı. Kapı hafifçe aralık kalmıştı. Fernand, kapıyı kapatmak için kalktı. Ama orada bir şey vardı. Çocuk, yere bakınca kapının arasında bir ayakkabı burnu gördü.

    Hayretle buna bakıp ağır ağır kapıyı açtı. O anda yüreği ağzına geldi. Birden korkuya kapılmıştı. Roublot yani o düzenbaz adam üst basamakta duruyordu. Adamın başındaki bereden sular akıyordu. Yüzünde tuhaf bir gülüş belirmişti. Kolunun altında da sıkıca sarılmış ve dikkatle bağlanmış kocaman bir paket vardı.

    Rublot, içeriye girerek sert bir hareketle anahtarı killitten çıkardı. Kapıyı sıkıca kapattı ve içeriden iki kez killitledi.

    Ondan sonra Fernand'a dönerek, "Seni dostça ziyarete geldim," diye söylendi. "Haydi yanıma yaklaş bakalım."

    Fakat Fernand, iyice korkmuştu. Onun için mutfağın diğer ucuna kaçarak masanın arkasına girdi. Oradan kendini daha iyi savunabileceğini sanıyordu. Bir taraftan da, "Böyle kolaylıkla yakalanmakla büyük budalalık ettim," diye düşünüyordu. "Annem altıdan önce gelmez. Babam da öyle. Burada tek başımayım. Gaby'le diğerleri şu anda kasabanın kim bilir neresindeler. Marion'dan da yardım isteyemem. O da sesimi duyamayacak kadar uzakta, Şimdi ne yapacağım?"

    Bir taraftan da Roublot'a bakıyordu. Roublot da iri yapılıydı fakat kamyondaki adamlar gibi insanı ürküten bir güvene sahip değildi.

    Roublot, tekrarladı. "Haydi yanıma gel."

    Fernand, dik dik ona bakarak kendisini zorlayıp küstah bir tavırla konuşmaya çalıştı. "Senden korkmuyorum. Onun için de dediğini yapacak değilim. Yalnız senin çirkin yüzünü sadece Perşembeleri görmeye alışmışız. İşte bu yüzden şaşırdım. Eğer hâlâ atın peşindeysen boşuna uğraşıyorsun demektir. Atımı dün çaldılar."

    Roublot da sakin bir tavırla, "Bunu biliyorum," diye karşılık verdi. "Siz çocuklar için kötü oldu değil mi? Neyse bu işi bu kadar uzatmanın bir anlamı yok. Buraya gel de sana getirdiğim şeye bak."

    Adam, paketi masaya koyarak ağır ağır kâğıdını açmaya başladı. Bu arada mutfağın karanlık köşelerine göz atıyordu.

    Fernand da gözlerini ondan ayıramıyordu. "Evet, atım çalındı fakat bunun geri geleceğini de biliyorum." Serserinin neler düşündüğünü anlamak için de ekledi. "Atım çalındıktan bir saat sonra karakola gittik. Polise bunun çalındığını haber verdik. Müfettiş Sinet, bunun üzerine bir rapor yazdı Hem de çok iyi bir rapor. Bunda hırsızları da tarif etti. Olayı ayrıntılarıyla açıkladı. İşte 'bu sayede o hırsızlar kaçıp kurtulamayacaklar!"

    Roublot, köşeye bakmaktan vazgeçerek döndü. Fernand o zaman attığı okun hedefini bulduğunu anladı.

    Serseri gözlerini pakede dikip öfkesini gizlemek için başını eğerek kâğıdı çekiştirdi. Ortaya kırmızılı yeşilli, pahalı görünümlü büyük bir kutu çıktı.

    Roublot, kendisini zorlayarak dostça gülümsedi. Bu elektrikli bir tren. Louvingy'de bazı iyi niyetli insanlar bulunduğu anlaşılıyor. Pazarcılar dün gece olanları duymuşlar. Onlar aralarında para topladılar ve bu elektrikli treni aldılar. Bunu sizlere vermem için de beni görevlendirdiler. Onlar çok iyi insanlar değil mi?"

    Fakat bu sözler Fernand'ı hiç etkilemedi. O usul usul sobaya yaklaştı. Bir elini arkasına atmış ağır maşayı araştırıyordu.

    Roublot, onu kandırmak ister gibi gülümseyerek candan bir tavırla, "Tren senin ve arkadaşlarının," diye devam etti. "Haydi gel. Şu rayları birbirine takalım. Böylece treni hemen denersin."

    Fernand, aşağı gören bir tavırla söylendi. "Hıh. Ben de arkadaşlarım da bu çocuk oyuncağıyla oynayamayacak kadar büyüdük. Biz tren istersek yolun öbür yanındaki kullanılmayan demir yoluna ineriz. Orada gerçek trenler var. Sen o teneke parçalarını bir an önce topla. Onlara elimi bile sürecek değilim."

    Roublot, yumruklarını sıkarak masanın arkasına saldıracak oldu. Ama Fernand, hemen yana fırladı ve elinde ağır maşayla koridorun ağzında durdu.

    Dudakları öfkeden bembeyaz kesilen çocuk, "Bir adım daha atarsan, bunu yüzüne yersin!" diye homurdandı. "Hem sana isaabet ettiremeyeceğimi de sanma. Hayır, bu kesinlikle yüzüne inecek. Burası benim evim ve burasını korumak da görevim"

    Roublot'un yağmurdan ıslanmış yüzünden bu sefer de terler akmaya başladı. O, adeta farkına varmadan pakedi tekrar sarıp bağladı. Bir fareninkini andıran küçük gözleri umutsuzlukla mutfakta gezindi. Geri geri giderek musluğa yaklaşta. Gözlerini Fernand'dan ayırmadan iki dolabı da açtı. Ondan sonra köşedeki konsola baktı. Hatta elbiselerin durduğu dolabı bile aradı. Bunu kömür kovası ve ekmek tenekesi izledi. Sonra sert bir hareketle yine çocuğa döndü. Fernand'da elindeki maşayı daha da sıkıca tuttu. Bir an öyle hareketsiz kalarak birbirlerine baktılar.

    Fernand, hafif bir sesle, "Buraya neyi bulmaya geldiğini bilmiyorum," dedi. "Evimizde değerli olan hiç bir şey yok. Seni ilgilendirebilecek olan tek şey arkandaki portmantoda duruyor. Oradaki yağmurluğu kaldır ve altına bir bak. Bu kadar uğraştıktan sonra elin boş olarak buradan gitmeni istemem.

    Roublot, bu sözlere şaşırarak bir an öyle kaldı. Sonra dönerek çocuğun ıslak yağmurluğunu çekiştirdi ve boğuk bir sesle bağırdı. Askılığın tahtasına avlanmış bir hayvanın kafası gibi takılmış olan tahta atın başını görmüştü.

    Roublot, eliyle alnındaki terleri silip endişeyle etrafına bakındıktan sonra kapıyı açtığı gibi dışarıya fırladı. Alana doğru koşarken arkasından alayla gülen çocuğun kahkahalarını duydu.

    Fernand, kapıyı sıkıca kapatıp içeriden kilitledi. Sonra masanın başına oturarak okul kitaplarını açtı. Hâlâ eli titriyordu ama yine de ev ödevini yazmaya koyuldu.

    Beş dakika sonra kapıya vuruldu. Fernand, yine yüreğinin ağzına geldiğini hissetti.

    Kalın bir ses, "Aç kapıyı!" diye emretti. "Çabuk ol!"

    Fernand, ağır maşayı alarak ayaklarının ucuna basa basa kapıya yaklaştı. Aklı sıra sesini değiştirmeye çalışarak konuştu. "Kimsiniz? Ne istiyorsunuz?"

    "Müfettiş Sinet."

    İçi rahatlayan Fernand, hemen anahtarı çevirip kapıyı ardına kadar açtı ve polisin içeriye girmesi için yana çekildi.

    Sinet, başka söze gerek görmeden hemen konuya geçti. "Roublot ne istiyordu?"

    Fernand, endişeli endişeli mırıldandı. "Hiç... Sadece kaybolan atın yerini tutacağını umduğu bir armağan getirmişti."

    Müfettiş Sinet, kapıyı usulca kapattı.

    Sonra sert bir sesle, "Bana böyle peri masalları anlatma," diye çıkıştı. "Buna inanmayacağımı bilmelisin. Bir insan sana iyi niyetle bir armağan getirseydi elinde maşayla kovmaya çalışmazdın. Ben pencereden bakıyordum ve her şeyi grördüm. Haydi anlat. Ne oldu?"

    Fernand, sıkılarak başını önüne eğdi. Çaresiz durumu itiraf etti. "Roublot, bir şeyin peşindeydi. O burada bir şey bulacağını umuyordu. Gerçekten bir oyuncak tren getirmişti. Herhalde pencereden bunu da görmüşsünüzdür. Eğer, beni kandırıp trenle oynamamı sağlayabilseydi o zaman evi baştan aşağı arayacaktı sanırım. Fakat bu oyuna inanmadım ve ona evi araması için de fırsat vermedim."

    Müfettişin kaşları çatıldı. "Fakat Roublot, evi aramak için yine de yollar bulabilirdi."

    Fernand, "Doğru," diye mırıldandı. "Çok doğru. İşte bu yüzden çok endişelendim. Korktuğumu da söylemeliyim."

    Sinet, merakla etrafına bakınıyordu. "Onun neyi aradığına dair bir fikrin yok mu?"

    Çocuk, dürüstlükle, "Hayır, efendim," diye karşılık verdi. "Evde değerli bir şey yok. Burada para da yoktur. Annem, masraf parasını daima üstünde bulundurur."

    "Biraz düşün. Başka bir şey olamaz mı?"

    "Hayır, efendim. Evde almaya değer bir şey yok."

    Müfettiş Sinet, dikkatle çocuğu süzerek, "Peki o oyuncak treni neden istemedin?" diye sordu.

    "Şey... Bu bana biraz tuhaf geldl.. Pazarcılar bizimle hiç ilgilenmezler. Onlar atımızın kaybolmasına filan da aldırmazlar. Zaten onlar atımızı hiç görmediler!"

    Sinet, gülmeye başladı. "İşte bunda haklısın! Pazarcılar sadece müşterileriyle ilgilenirler. Çocukları da pek tanımazlar. Bu Roublot denilen adam kotü bir yaratıktır. Onunla ahbaplık etmeye gelmez. Onun kötü biri olduğunu biliyor muydun?"

    "Evet, efendim."

    "Peki onun hapse girip çıkmığından da haberin var mı?"

    Fernand, "Hayır," diye cevap verdi. "Bunu duymamıştır. Fakat onun suratına bakan nasıl bir yaratık olduğunu anlar."

    Müfettiş Sinet, bir sigara yakıp yine mutfağa göz attı. Sonra birden. Femand'a dönerek, "Evi dolaşmama ve etrafı biraz aramama izin var mı?" diye sordu.

    Çocuk, birden güldü. "Siz Roublot'dan farklısınız. Buyrun size evi gezdireyim."

    Fakat Sinet, biraz rahatsız olmuşa benziyordu. "Beni iyi dinle, Fernand," dedi. "Bu olaydan annenle babana söz etme. Bu biraz da kurallara uymayan bir durum. Aslımda elimde gerekli araştırma belgesi olmadan bu tür bir işe kalkışmam doğru sayılmaz. Bununla birlikte burada bir şey olabilir... Sen bunun ne kadar önemli olduğunu anlayamazsın. Fakat gözlerim son derece keskindir. Belki ben hemen o önemli şeyi farkedebilirim."

    "Anlıyorum." Fernand, biraz da düş kırıklığına uğramıştı. "Fakat bunun atla ilgisi yok değil mi?"

    Müfettiş Sinet, "Tam aksi," diye karşılık verdi. "Bu işin başlamasına o at neden oldu. Belki de atı çalan iki adam bir yanlışlık yaptılar. Bu yüzden de istediklerini ele geçiremediler."

    "Oh bu aklıma gelmişti."

    Fernand'ın rehberlik ettiği Müfettiş, ağır ağır evi dolaştı. Bu arada çekmeceleri ve dolaptan aramaktan da çekinmedi. Ama bir şey bulamadı. Bir sigara yakarak masaya dayanıp durdu. Fernand da onun karşısında oturuyordu.

    Müfettiş Sinet, kasvetli bir tavırla, "Babanın ne kadar dürüst bir insan olduğunu bilmeseydim," diye mırıldandı. "Aklıma türlü acayip şey gelirdi. Ona bu akşam üzeri eve uğrayan konuklardan söz edecek misin? Yani Roublot'la benden?"

    Fernand başını salladı. "Hayır... Kesinlikle hayır. Zaten babamın işte düşünmesi gereken türlü şey var. Bir de Roublot'u anlatıp onu üzmeyi istemem."

    Müfettiş kendi kendine gülümsedi. "İyi. Hiç olmazsa sorumlulukları yüklenmesini biliyorsun. Şimdi beni iyi dinle, oğlum. Eğer bu ara bir şey duyacak olursan... orada burada dolaşırken beni ilgilendirecek bir şey görürsen hemen gel haber ver. Sakın unutma. Roublot'a gelince... Bu konuda hiç üzülme. Biz onunla ilgileneceğiz."

    Fernand, "Biz de öyle," diye karşılık verirken bu konuda ciddi olduğu belliydi.

* * *


    Roublot, her zamanki gibi yeni kamyonuyla tam saat onda Pazar yerine geldi. Onun için zamanın önemi yoktu. Hemen tezgâhını kurarak avaz avaz bağırmaya başladı. Bu kez de "Eşsiz cips makinası!" diye haykırıyordu. Yirmi kadar insan, bu patates kıyıcıyla yapılan gösterileri seyrettiler. Roublot bu arada bir kaç cips makinesi satmayı da başardı.

    Sonra seyircileri yavaş yavaş uzaklaştı ve o zaman ortaya gerideki bekleyen seyirciler çıktı. Onlar da yeni bir gösteriyi bekliyorlardı kuşkusuz.

    Roublot, başını kaldırıp bakınca yüreği ağzına geldi. On çocuk boylarına göre önünde sıralanmıştı. Hem hepsi de son derece terbiyeliydi. Orada öyle hareketsiz duruyor ve ağızlarını açıp bir şey söylemiyorlardı.

    Bernard Joye veya diğer adıyla Gaby, yaşına göre büyük bir çocuktu. Yüzü tertemiz olan çocuk eski kasketini kahverengi saçlarının üstüne geçirmişti.

    Zidore Loche ise soğuktan adeta morarmıştı. Üstünde kendisine iyice büyük gelen bir kazak vardı ve rüzgârda sıska vücudunun etrafında adeta dalgalanan bu kazak hemen hemen dizlerine kadar iniyordu.

    Sarı saçlı, ince bir çocuk olan Fernand Douin de mavi beresini kulaklarına kadar indirmişti.

    Çok şişman olan Tatave Louvrier, neredeyse yamalı ve çok yeri onarılmış kırmızı renkli Kanedyen ceketini paralayacakmış gibi duruyordu.

    Juan Gomez, kısa bir paltoya iyice sarınmıştı. Bunun güve yeniği kadife yakasını kulaklarını örtmek için kaldırmış ve örgü başlığını da simsiyah saçlarının üstüne takmıştı.

    Uzun erkek ceketini giymiş olan Marion Fabert dimdikti ve hareketsiz bekliyordu. Sarı saçlarını sıkıca siyah beresinin altına topladığı için de soluk yüzü pek sert gözüküyordu.

    Güzel, ince bir kız olan Berthe Gedeon, kendi örmüş olduğu kocaman ilmekli, çirkin acayip kırmızı kazağını giymişti.

    Melle Bain de siyah bir şala sarılmıştı. Bu şal kızın parlak altın rengi saçlarını pek örtemiyordu. Marion'un aksine Melle durmadan gülümsüyordu.

    Çekirge Larique, içi kalın astarlı, yakası kürklü bir ceket giymekle birlikte titriyordu. Zenci çocuğun ince vücudu soğuktan donacak gibi olmuştu.

    Sıranın en sonunda da çetenin bebeği olan Bonbon Louvrier duruyordu. Mavi önlüğünün altına kat kat kazaklar giymiş olan çocuk boynuna iki defa sardığı kocaman bir atkıyı göğsünün üstünde düğümlemişti.

    O da orada öylece durmuş Mösyö Roublot'a bakıyordu. Hiçbiri küstahlık etmiyor, ağızlarını açıp bir şey de söylemiyorlardı. Sadece adamı süzüyorlardı. Hepsi o kadar.

    Düzenbaz adam, işi alaya vurup onları başından savmayı düşündü. Onun için de güldü ve hepsini neşeyle selamladı.

    Fakat gülümsemek için kendisini zorladığı da belliydi, "Sizleri tekrar gördüğüme sevindim çocuklar. Haydi buraya gelin. Hepiniz de bir tabak dolusu lezzetli çipsden hoşlanacağa benziyorsunuz. Sırf sizin için bir gösteri yapacağım."

    Çocuklardan hiçbiri kımıldamadı. Sanki hepsi de kaldırıma kök salmıştı. Solukları beyaz birer buhar bulutu gibi başlarının üstüne doğru yükseliyordu. Zaman zaman rüzgârla gelen kar taneleri taşlaşmış yüzlere çarpıyordu. Hepsi de Roublot'u seyrediyordu.

    Roublot, birden öfkeye kapılarak kendisini kaybetti. Olanca sesiyle, "Defolun!" diye haykırdı. "Defolup gidin Tanrı belası çocuklar!"

    Fakat çetedekiler yerlerinden kımıldamadılar. Yalnız bakışları biraz yumuşadı. Ayrıca daha da dikkatle bakmaya başladılar.

    Hava çok soğuktu ama Roublot, alnında beliren ter taneciklerinin kendisini yaktığını hissetti.

    Bu sefer, tehdit ederek, "Tamam!" diye gürledi. "Pekâlâ demek oradan gitmeyeceksiniz... Öyle olsun. Ben de hepinizin payına düşen tokatları atacağım. Hiç üzülmeyin. Hepinize yetecek kadar var."

    Fakat yine de Gaby'le başlayan ve Bonbon'la sonuçlanan sıradan kimse kımıldanmadı, insanlar yaklaşıp onların omuzları üstünden baktılar. Çocuklarının dikkatle neyi süzdüğünü anlamayı istediler. Dolayısıyla da böyle bakanların gözleri Roublot'a takıldı tabii. Serserinin rengi daha da solmuştu ama bunun nedeni artık öfke değil korkuydu.

    Hem onun korktuğu da belliydi. Peki Roublot neden korkuyordu? Gelenler şaşkın şaşkın sağlarına, sollarına baktıktan sonra tıpkı çocuklar gibi dik dik Roublot'u süzüyorlardı. İki arkadaşıyla Pazar yerinde nöbet tutan polis Ducrin de o sırada yaklaştı. Oradaki sessizlik polisi şaşırttı.

    Adam, Gaby'e, "Bu insanlar neye bakıyorlar?" diye sordu.

    Gaby, cevap vermeyince Ducrin onun bakışlarını izledi ve kendisini son derece korkmuş olan Roublot'la yüzyüze buldu. Serserinin seyircilerine bir de polis katılmıştı şimdi.

    Aslında Roublot, o güne kadar böyle bir kalabalığı çekememişti. Ama o bundan yararlanacak yerde harika, eşsiz cips makinesini söküyor, parçalarını da gelişi güzel kutulara dolduruyordu.

    Roublot'un o anda gözlerinin önünde bayılacağını sanan Çite Ferrand'lı bir kapıcı kadın, "Zavallı adam berbat halde!" diye mırıldandı. "Hava çok soğuk. Bu da insanın kanını donduruyor doğrusu."

    Fakat Roublot, bayılmadı. İnanılmayacak bir süratle işportasını topladı. Tahta masayı ve diğer eşyalarını hemen kamyona doldurdu. Öfkeden titreyerek çocuklara döndü. Fakat ağzını açtığı an sözcükler boğazına tıkanıp kaldı. Çünkü küçük Bonbon sıradan çıkmıştı. Çocuk üstüne bir at başı takılmış eski bir küreğin üstüne binmiş geliyordu.

    Bonbon, topuklarını küreğin demirine vurarak, "Deh!" diye haykırdı. "Deh!"

    Küçük Bonbon, düşsel dizginleri çekerek Roublot'un karşısında durdu. Adamın kötü bakışlarına aldırış bile etmiyordu. Oraya toplananlar kahkahalarla gülmeye başladılar. Çocuklar da birden gevşeyerek onlara katıldı. Roublot, kaçarak deli gibi kamyonuna atladı. Son sürat oradan uzaklaştı.

    Marion, "Bu ona iyi bir ders oldu," diye mırıldandı. "Böylece artık zorla başkalarının evine girilmeyeceğini öğrendi. Ona hiç olmazsa bu kadarını yapmamız gerekliydi. O, bir arkadaşımızı ziyaret etti. Buna karşılık verdik işte."

    Fernand da ilâve etti. "Böylece ödeşmiş olduk. Fakat böyle kaçtığına göre kendisini çok suçlu hissediyor sanırım."

    Gaby, Fernand ve Zidore oradan ayrılarak ağır ağır Cafe Parisien'e doğru gittiler.

    Gaby, "Juan," dedi. "Bir veya iki saat sonra sen bu yoldan dön. İçeriye bak, Roublot'un buraya gelip gelmeyeceğini anlamalıyız. Eğer Roublot kahveye gelirse tekrar aynı oyunu oynarız. Bakalım bu sefer yine ürkecek mi? Ama oralı olmazsa o vakit Marion kendisini iri köpeklerinden ikisiyle tanıştırır. Bu arada biz de kereste Fabrikasının oradaki kulübeyi biraz derleyip toplayalım. Qrası tam bize göre bir yer doğrusu."

    Marion, Petits Pauvres'le Vache Noir sokakları arasında kalan yıkılmış evleri ve otlar bürümüş bahçeleri araştırırken o burayı bulmuştu. Sola dönüp yıkılmış hastaneyle Van den Berg'in kömür avlusunun arasından geçerek bir yola çıkıyordunuz. Burası Leylak Yoluydu, Aslında kömür tozları eskiden dikilmiş olan leylakları çoktan öldürmüştü ama yol hâlâ onların adını taşıyordu.

    Bu döne döne giden ince yolu izleyince de artık kullanılmayan yıkık kereste fabrikasına geliyordunuz. Fabrikanın boş ve çökmüş yapıtları Cecile sokağına bakıyordu. En uygun olanı da oraya bu gizli yoldan girmekti, Burası çocukların tam istedikleri gibi bir yerdi. Tahta barakanın duvarları da sapa sağlamdı ve dördüncüsü yani Güneye bakan da bir kapı vardı. İçerisi boştu ve hâlâ kesilmiş tahta kokuyordu.

    Marion, buraya ilk girdiğinde tren seslerinin bile zorlukla duyulabildiği bu unutulmuş köşenin çetenin buluşması için pek uygun bir yer olduğunu düşünmüştü.

    Gaby'nin gururla 'Kulübümüz' dediği yeri düzeltmek için barakaya ilk erişenler Fernand ve Marion oldu. Yer çürümekte olan talaşlarla kaplıydı. İnsanın ayakları bunun içine batıyordu. Fernand, kuru toprağa erişebilmek için uzun süre yeri kazmak zorunda kaldı. Bu işi bitirince de ortaya küçük taş bir ocak çıktı. Çocuk, düz taşlar bularak ocağın etrafına dizdi. Burasını daha sağlamlaştırdı.

    Bu sırada Marion da boş fabrikayı dolaşmaya çıkmıştı. Fifi de onun peşi sıra gidiyordu.

    Küçük kız, önce bir kaç uzun tahta getirdi. Bunu iki masa ayaklığı izledi. Daha sonra sağlam iki tahta sandık, bir kömür küreği, iskemle yerine geçecek on kütük parçasıyla geldi. Yakıt için düşünmelerine hiç gerek yoktu. Her tarafta kupkuru tahtalar yığılıydı.

    Femand, ateşi yakmayı başardığında saat dört olmuştu ve eski barakanın duvarları alevlerin ışığıyla aydınlandı. Marion da kütük parçalarını ateşin karşısına dizmişti. Sandıktan yapılan büfede tavalar ve tencereler duruyordu. Masa ayaklarının üstüne uzun, enli tahtaları yerleştirmişlerdi. Ateş şişini de bir kılıç gibi şöminenin önünde yere saplamıştı Fernand.

    Gaby, Zidore ve Melie, hava kararırken kulübeye girdiler. 'Kulübün' böyle hazırlanmış olduğunu görünce de sevinçle içlerini çektiler. Hele alevleri duvarlara vuran ateş pek hoşlarına gitti.

    Marion, onlara, "Hepinizin yerini ayırdım," dedi. "Herkesin adı iskemlesinin üstüne tebeşirle yazıldı."

    Gaby de mırıldandı. "Biz de yiyecek getirdik. Fazla bir şey değil ama aç kalmamızı önler."

    Bu sözleri söyledikten sonra ceplerinden bir et suyu komprimesiyle sekiz tane, ezilmiş patates çıkardı ve masaya dizdi.

    Zidore, "Ben sadece bir tek getirdim," diye atıldı ama hiç olmazsa bunun büyük olduğunu söyleyebilirim. Masaya bıraktığı patates çamurlu olmakla birlikte pek kocamandı. Bu en az yarım kilo vardı. Arkadaşları patatesi pek beğendiler.

    Fernand, bir kahkaha attı. "Bunu diğerleriyle küle koyamayız. Çünkü pişmesi en az bir, iki saat alır. Bunu başka bir güne saklayalım."

    Marion, çorba yapmak için bir tencereye su doldurup ateşe oturttu. Kısa süre sonra üstleri başları baca süpürücüler gibi simsiyah olan Tatave ve Bonbon içeriye girdiler.

    Tatave, "Kapıyı şaşırmışız," diye anlattı. "Kömürcünün kapısını burası sandık. Ondan sonra Bonbon, kömür tozuyla dolu bir çukura düştü ve kendisini çıkarmam gerekti. Ne iş!"

    Onları el ele tutuşmuş olan Berthe Gedeon'la Çekirge Larique izledi.

    Zenci çocuk, gizli kulübe hayran hayran bakıp gözlerini fırıl fırıl çevirdi. Sonra, "Hepinize bir armağan getirdim," diye açıkladı ve ceketinin cebinden biraz yırtıkça bir paket çıkardı.

    İlk kez böyle bir şey oluyordu. Hepsi gözlerini kâğıda dikerek soluklarını tuttular. Çekirgenin dikkatle açtığı kâğıttan alamıyorlardı gözlerini. Sonunda kâğıttan bir sigara çıktı Bu biraz da ıslanmıştı ama çocuk bunu ciddi bir tavırla uzattı. Sigara elden ele geçerken de dikkatle arkadaşlarının yüzüne baktı. Hepsi de bu armağanı çok beğendiklerini belirttiler.

    Son gelen Juan oldu. Kar tipimsi hal aldığı için örgü başlığını kulaklarının altına kadar çeken çocuk bir gölge gibi içeriye süzüldü, o kötü haber getirmişti.

    "Roublot, Pazar yerine dönmedi," diye açıkladı. Bir taraftan da ellerini ateşte ısıtmaya çalışıyordu. "Fakat kamyonu Allies Yolunda duruyor. Onun için kendisi şu anda bu çevrede bir yerde olmalı."

    Onun verdiği haber ortalığın birden buz gibi olmasına yolaçtı. Marion bir şey söylemediyse de hemen kulübenin öbür köşesine giderek hafif bir ıslık çaldı. O vakte kadar kimsenin farketmemiş olduğu kocaman siyah renkli iki köpek ortaya çıktılar. Ateşin alevlerinde hayvanların gözleri yakut gibi parlıyordu. Köpekler Marion'un ayakları dibine yatıp başlarını da onun kucağına dayadılar.

    Marion, "Bunlar Butor ve Fanfan," dedi. "Louvigny Cambrouse da bunlardan daha eşsiz bekçi köpeği bulunamaz. Her kulüp toplantısına onları da getireceğim. Roublot isterse bir kilo salam alarak onları kandırmaya kalkabilir. Fakat onlar yine de Roublot'un pantalonunun arkasını parçalarlar. Şunların dişlerine bir bakın."

    Çocuklar, güvende olabilecekleri kadar uzaktan bu dişlere hayranlıkla baktılar. Kısa süre sonra çocuklar küçük teneke maşrapalara konulan çorbalarını içiyorlardı.

    Tatave, dudaklarını yalayarak, "Bu kadar lezzetli bir çorba içmemiştim," diye içini çekti.

    Çorba sadece kaynar suda eritilmiş olan oldukça bayat bir et suyu komprimesinden oluşmuştu. Fakat bu gizli barakada birlikte içtikleri çorba anlatılamayacak kadar lezzetliydi.

    Gaby sigarayı yaktıysa da hiçbiri bundan hoşlanmadı. Marion ve Fernand, kalkıp patatesleri pişirmek için sıcak küllerin içine gömdüler. Ocaktaki aleşler de yavaş yavaş söndü. Geriye korlar kaldı. Zaman zaman korların arasından bir alev yükseliyor ve orada yarım daire olmuş oturan çocukları aydınlatıyorlardı, fakat kaşınmaya bile cesaret edemiyorlardı.

    Sonunda Marion, "Neden söz edecektik?" diye sordu. Buna Gaby, karşılık verdi. "Attan tabii. Şimdi bir önerim var. Sırayla konuşalım. Her sırası gelen düşündüklerini söylesin. Hatta küçükler bile düşüncelerini açıklamalılar."

    Diğerleri bunu kabul etti. Gaby, tekrar konuştu. "Bence işe Fernand'dan başlayalım. Çünkü kendisi bu konuda hepimizden daha fazlasını biliyor."

    Bunun üzerine bütün gözler Fernand Douin'e çevrildi.

    Fernand, "Bir yıl o ata bindik. Aşağı yukarı dörder yüz kez atla yokuştan indik. Fakat o uzun süre içinde hiç kimse atımıza aldırış etmedi. Yani 'buna önem veren olmadı. Ama son günlerde adeta herkes atla ilgilenmeye başladı. Sanki hiç değeri olmayan atımız bir anda fazla kıymetlendi. Bazı kimseler bunun fazla değerli olduğunu düşünmeye başladılar."

    Ateşin etrafında oturan çocuklar sinirli sinirli kımıldandılar. İlk fikir çok ilgince benziyordu doğrusu.

    Gaby de bu kanıdaydı. 'Evet' der gibi başını salladı. "İyi. Şimdi o anın ne zaman olduğunu bulmaya çalışmalıyız. Yani atın değer kazandığı anı bulmalıyız. Esrarın kökü işte burada. Ne dersiniz?"

    Çetedekiler bir ağızdan bunu kabul ettiler.

    Gaby, "Bana kalırsa," diye sözünü sürdürdü. "Bana kalırsa bu olay at ön tekerleğini kaybettiği akşamüstü başladı. Şimdi soruyorum. Bundan önce ve sonra ne oldu?"

    Fernand, içini çekti. "Sana daha önce de söyledim ya. Perşembe pazarından döndüğümüz zaman atın yerde yatmakta olduğunu gördüm. Bunu kaldırıp daha önce de yaptığım gibi duvara dayadım, işte o sırada o ahlâksız Roublot geldi ve..."

    Marion, dayanamayarak Fernand'ın sözünü kesti. "Hem Roublot gözlerini ata dikmişti. Yani onu istiyordu.

    Fernand, başını salladı. "Doğru. Ona engel olduğumuzdan eminim. Yani o anda orada olmasaydık atı çalacaktı."

    Gaby, "Peki ondan sonra?" diye sordu.

    Fernand, hiç düşünmeden cevap verdi, "Biraz sonra babam eve döndü. Onu atın çatal demirinin kırıldığını anlattım. Babamla birlikte atın tekerleklerini söktük. Ertesi gün babam atı alarak onarması için otomobil fabrikasındaki bir arkadaşına götürdü. Size anlatacak bundan başka bir şey anımsamıyorum. Yani evde esrarlı bir şey olmadı. İlgimi uyandıran başka bir şey yok."

    Zidore, "Esrarlı olaylar kendiliğinden ortaya çıktı," diye güldü. "Bunları açıklamana olanak yok. Ne olduğunu bilemiyoruz. Belki de senin tahta at altın yumurtalar yumurtlamaya başladı."

    Çetedekiler onu kötü kötü süzdüler.

    Fernand da öfkelenerek söylendi. "Budalalığı bırak. Zidore. Bu saçma sözler de nereden aklına geliyor bilmem. Sen de benim gibi o atın bir tek metelik bile etmediğini biliyorsun."

    Zidore, pişman olarak mırıldandı. "Haklısın."

    Fernand, "Yalnız," dedi. "Dün gece Roublot'uh ziyaretinden sonra Müfettiş Sinet bir şey söyledi. İşte bu dikkatimi çekti. Belki de bu doğruydu."

    Gaby, atıldı. "Müfettiş ne dedi?"

    "Sinet bana, 'Belki de atı çalan iki adam bir yanlışlık yaptılar,' dedi. 'Bu yüzden de istediklerini ele geçiremediler. İşte bu sözler Roublot'un evi neden aradığını açıklar sanırım."

    Zidor ve Gaby anlamlı anlamlı ıslık çaldılar. Diğerleri anlamayan gözlerle birbirlerine bakıyorlardı.

    Melie, "Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu.

    Gaby'nin yüzünde hülyalı bir ifade belirmişti. "Tamam. Eğer Roublot denilen kötü adam diğer soyguncularla işbirliği yapıyorsa sorun anlaşıldı demektir. Roublot, ortaklarıyla konuştu ve onlar için çok değerli olan bir şeyin sizin evde bulunduğuna inandı. Bunun üzerine kalkıp evi aramaya geldi. Evet, bu durumu tamamiyle değiştirir! Tamam... Atı aldılar ama aradıkları şey atta değildi. İşte bu yüzden hâlâ Fernand'ın evi o adamları ilgilendiriyor."

    Fernand da bu sözlerden bir hayli telâşlandı.

    Melie, bir kahkaha attı. "Belki de Roublot ne aradığı bilmiyordu. Buna ne dersin?"

    Zidore, "Olamaz," diye itiraz etti. "Roublot o eve ne arayacağını bilerek girdi bence."

    Marion, atıldı. "Bütün bu sözler ilginç fakat at konusundan uzaklaşıyoruz. Yalnız bildiğimiz bir tek şey var. Tekerleğinin çıktığı, demirinin kırıldığı gece at bazı kimseler için birden pek değerli oldu. Oysa beş gün sonra yani çalındığı gece atın hiç değeri yoktu. Atın bu süre içinde değişmiş olduğunu hepiniz kabul etmelisiniz."

    Zidore, "Yani," diye mırıldandı. "O arada atın bir şeyden dolayı değer kazandığını söylemek istiyorsun."

    Gaby, başını salladı. "Öyleyse bu at Fernand'dayken veya babasının elindeyken yahut Mösyö Rossi'nin atölyesindeyken oldu. Çünkü ata başka kimsenin dokunmamış olduğunu biliyoruz."

    Ateş sönmek üzereydi ama Fernand o hafif ışıkta bile etrafındaki çocukların gözlerinin parladığını farketti. Usul usul köpeklerini okşayan Marion da ona bakıyordu. Herkes Fernand'ın ne söyleyeceğini duymak için soluğunu tutmuş bekliyordu.

    Gaby, arkadaşının imdadına koştu. "Muhakkak aklından çıkmış olan bir şey var. Bu herkesin başına gelebilir. Bunu anımsamaya çalışmalısın, Fernand."

    Fernand, şaşkın şaşkın başını salladı. "Bilemiyorum. Mösyö Rossi, o eski demir çatalın kalan kısmını kesip çıkardı. Bunun yerine bir yenisini taktı. Babamla o gece atın tekerleklerini söktük. Yani Mösyö Rossi'ye atın sadece gövdesi gitti. Babam atı Mösyö Rossi'den alıp getirdiğinde de bunda bir eksiklik yoktu."

    Zidore, "Kesinlikle emin misin?" diye sordu. "Mösyö Rossi, ata ilişmemiş olabilir. Fakat bu arada baban, sen farkına bile varmadan atın birazını ayırmış olabilir."

    Fernand, kesin konuştu. "O sırada babamın yanındaydım. Hem başından sonuna kadar da babama yardım ettim. Tekerlekleri çıkardık. Vidaları tekrar taktık. Gövdenin bazı yerlerindeki pasları kazıdık."

    "Başka bir şey yapmadınız mı?"

    Fernand, "Ah, evet!" diye bağırdı. "Babam atı ard ayaklarından tutarak ters çevirip içindekileri yere boşalttı. Atın karnı iyice doluydu. Babam, atı o durumda Mösyö Rossi'ye götürmek istemedi. Onun için de içini temizledi."

    Gaby, ayağa fırlayarak bağırdı. "Tamam! Anlaşıldı! Peki atın içinden ne çıktı?"

    Fernand, bir kahkaha attı. "Bunu benim kadar sen de biliyorsun. Bulduğun her paçavrayı, türlü şeyi boynundan içeriye atıyordun zavallı atın! İçi böyle şeylerle doluydu işte."

    Gaby, Fernand'a doğru eğildi. Onu kolundan yakalayarak, "Büyük ahmak!" diye sarstı. "Hepsi bu kadar değil. Atın içinden başka bir şey daha çıkmış olmalı. Farketmediğin bir şey. Bunu kaybettin herhalde. Şimdi söyle. Atın içinden neler çıkardınız?"

    Fernand, durumu anladı. Gözlerini yere dikerek o gece olanları bütün ayrıntısıyla anımsamaya çalıştı.

    "Önce atın boynunu tıkayan pamuklarla yağlı paçavraları çıkardık. Babam bunları çıkarabilmek için bir kanca kullanmak zorunda kaldı. Ondan sonra içindekiler yere dökülüverdi."

    "Ne?"

    "Paslı demirler. Biliyor musun, atın içinde en az on kilo ağırlığında demir vardı."

    Gaby, ısrarla, "Ne tür demir?" diye sordu.

    "Somunlar... Kırık bir eğe, bir kapı tokmağı."

    Zidore, "O kapı tokmağıyla bazı şeyleri atın içine ben soktum," diye itiraf etti. "Onun için bana biraz boş gibi geldiydi. Atın ağırlaştırılması gerektiğini düşündüm."

    Fernand, devam etti. "Babam o kapı tokmağını evde kullanabileceğimizi düşünerek bir kenara ayırdı. Pek fena durumda değildi o."

    "Başka?"

    "Eski bir zincir parçası... Bir kanca, iki sardalya kutusu, bir perde halkası, bir çalar saat, bir pensin yarısı, bir somye yayı, eski bir teneke maşrapa, eski bir anahtar."

    Fernand, böyle sayarken çetedekiler, atın boynundan içeri attıkları parçaları anımsayarak başlarını salladılar. Hem bu sayede at yokuştan inerken tangır tangır sesler çıkarmaya başlamıştı. Bu gürültü de binicinin zevkini on misli arttırmıştı. Her çocuk, atın içine attığı parçayı biliyordu. Ama paslı eski anahtarı anımsayamadı.

    Derin bir sessizlik oldu.

    Gaby, ateşin etrafında oturan çocukların şaşkın yüzlerine bakarak, "Anahtarı atın içine kim soktu?" diye haykırdı.

    Çocukların gözleri hayretle irileşti. Bir şey söylemeden birbirlerine baktılar. Kimse kımıldamadı.

    Kimse anahtarı bilmiyordu.

    Marion, "O anahtar kendiliğinden atın karnına girmedi ya!" diye itiraz etti. "Bunu oraya içimizden birinin koymuş olması gerekir. Eğer anahtarı atın boynundan içeriye atan çeteden biri değilse dışarıdan biridir. Şimdi hepimiz atın içine attığımız şeyleri anımsadık. Demek bir şey unutmamışız. Bu durumda geriye sadece o anahtar kalıyor. Yani atın değer kazanmasının nedeni sadece o anahtar bence!"

    Gaby, daha da heyecanlandı. Fernand'a dönereık, "Anlat," dedi. "Nasıl bir anahtardı?"

    Fernand, şaşkın şaşkın mırıldandı. "Hani garaj kapılarında görülen türden büyük, uzun bir anahtar. İyice paslıydı. Buna bir telle tahta bir disk bağlanmıştı."

    "Baban o anahtarı ne yaptı?"

    Fernand, cevap vermeden önce bir süre düşündü. "Bunu pek iyi bilemiyorum. Fakat bana kalırsa babam farkına varmadan bunu asmıştır. Yani evin bütün anahtarları elektrik saatinin altında asılıdır, Babam o anahtarı da oraya asmıştır sanırım."

    Gaby, Fernand'a, "Haydi gel." Sesi iyice sertleşmişti. "Hemen sizin eve gideceğiz. Ne kadar hızlı gidersek o kadar iyi olur. Ne pahasına olursa olsun o anahtarı almalıyız."

    Dışarıda tipi devam ediyordu, iki arkadaş eve eriştiklerinde Fernand, kapıyı açtı ve içeriye girdikten sonra da ayaklarının ucuna basarak pencereye gitti. Perdeyi kapattı.

    Sonra Gaby'e, "Işığı yak," diye fısıldadı.

    İki çocuk koridora koştular. Bazıları parlak bazıları paslı bir düzine kadar anahtar elektrik saatinin altındaki bir çengele asılıydı. Onların arasında bakır bir telle tahta bir disk tutturulmuş bir anahtar da vardı.

    Fernand, coşkuyla, "Tamam," dedi. "İşte bu. Şimdi gayet iyi anımsadım."

    Gaby, anahtarı alarak avucunda tarttı. "İyi ama bunda acayip bir şey göremiyorum. Bu tıpkı diğer anahtarlara benziyor. Yok, yok bir dakika dur bakayım! O tahta diskin üstünde bir şey yazılı."

    Fernand, "Burada fazla kalmayalım," diye mırıldandı. "Kulübeye dönelim. Orada anahtara uzun uzun bakacak vaktimiz olur."

    Geriye döndükleri zaman çetenin patatesleri paylaştıklarını gördüler. Zidore, ateşin üstüne tahta parçaları atmıştı. Bunlar alevler içinde çıtırdayarak yanıyordu. Alevlerin ışığında çocukların duvarlara vuran gölgeleri dans eder gibiydi.

    Anahtara takılı küçük tahtayı alevlerin ışığında incelediler. Bunun üstünde bir yazı vardı. Fakat mürekkep silikleşmişti ve bunu okumak kolay değildi.

    Gaby, güçlükle okuyabildi. "Billete Fabrikası 224 Ponceau Yolu." Çocuk başını kaldırıp hayretle arkadaşlarına baktı. "Bunun içinizden biri için bir anlamı var mı?"

    Marion, dikenli telle ayrılan yerle demiryolu arasında kalan sayılı fabrika ve atölyeyi iyi bilirdi.

    "Bu küçük tünelin öbür yanında," diye cevap verdi. "224 numara o taraftadır. Hurdacı Cesar Aravant'ın yerinin yanındaki gri beton yapıtı söylüyorsun. Billete fabrikası savaştan beri kapalıymış. Şimdiye kadar oralarda bir kişiye bile raslamadım."

    Meraklı Gaby, "Peki o fabrikada ne yapıyorlarmış?" diye sordu. "Bunu da biliyor musun?"

    Marion bilmediğini açıklamak ister gibi omuz silkti. Fakat sonra mırıldandı. "Bunu yarın anlarız artık. Nasıl olsa anahtarı bizde. Oraya gideriz."





Bırakılmış Fabrika
5

    Müfettiş Sinet'in işi çoktu. Bu yüzden de çalınan atla ancak boş kalabildiği zamanlarda ilgilenebiliyordu.

    Atı çalmayı planlayan adamların, bu fabrikalarla dolu küçük kentte arka yollardan kaçarak uzaklaştıkları anlaşılıyordu. Oralarda bu tür kimselerin saklanabilecekleri türlü yer vardı.

    Müfettiş Sinet'le Müfettiş Lamy pazar yerine giderek oradakilerin ağzını aramışlardı. Fakat kimse Çirkin veya Pepe adında birini bilmiyordu. Daha doğrusu bu takma adları bilmiyorlardı.

    Ayrıca Roublot'nun peşine takılmak da kolay değildi. Adamın küçük bir kamyonu vardı ve buna bindiği gibi istediği yere gidiyordu. Perşembe günleri pazara gelmesi dışında pek ender olarak Louvigny'de görülürdü. Hem daha önceden Roublot'un kasabaya geleceği günü kestirmeye de olanak yokt